23 Şubat 2012 Perşembe

MÜZİK

SORU: İslâm'da müzik dinlemenin hükmü nedir? Şehrimizdeki yerel İslâmî radyolarda bile müzik yayını yapılıyor. Müzikteki ölçü nedir, hangi cins müzikler dinlenebilir?

CEVAP: Müzik bizâtihî haram değildir. Meşrû cinsleri vardır. Tasavvufî merkezlerde eskiden beri büyüklerimiz kullanmışlardır. Tabii, o ölçü olmaz. Peygamber (SAS) Efendimiz'in zamanında, kızlar eğleniyorlarmış, bayram yapıyorlarmış. Hazret-i Ömer Efendimiz geldiği zaman kaçışmışlar. Peygamber Efendimiz, "Onlara dokunmayın!" demiş. Yâni, bayram gününde buna müsaade etmişler.

Sonra, Peygamber (SAS) Efendimiz Medine'ye gelirken, Seniyyetül Vedâ'da kasidelerle, ilâhilerle karşılamışlardır. Peygamber Efendimiz Kur'an-ı Kerim'in bir makam ile lühûn-u Arab ile; yâni şarkı gibi değil, kasîde gibi değil ama, güzel bir makamla okunmasını tavsiye ediyorlar. Ezan öyle okunuyor, biliyorsunuz. Kamet öyle getiriliyor.

Binâen aleyh, dînî bir mûsikî vardır. Bir de dince mahzurlu olmayan bir mûsikî vardır. Eğer mûsikî insanın şehvetini arttırmak için, eğlence babında kullanıyorsa; o zaman, o doğru değildir tabii... Şehevî duygularını arttıracak cinsten sözler ve sâireler olduğu zaman haram olur, doğru olmaz!..

SORU: Pop aletleriyle dînî ve millî mûsiki olur mu?

CEVAP: Bu bir akımdır. İnsanlar zaman zaman çeşitli devrelerden geçiyorlar. Meselâ, Türk şiirinde divan şiiri vardır, halk şiiri vardır; bunlar farklıdır. Çeşitli devreler vardır; Tanzimat devresi vardır, Millî Edebiyat devresi vardır, Beylikler Devri Edebiyatı vardır, Osmanlı devresi vardır... Çeşitli edebî akımlar gelip geçiyor.

Form, şekil olarak veya vasıta, alet olarak çeşitli şeyler kullanılıyor. Değişebiliyor bunlar asırdan asıra, çağdan çağa... Bölgeden bölgeye bile değişiyor. Karadeniz'in çalgısıyla, İsparta'nınki aynı olmuyor. Başka isimleri, başka şekilleri oluyor. Bu mühim değil, mûsukînin içindeki sözler ve neye hizmet ettiği mühim...

Adam yeni bir mûsikî akımına mensub, öyle yaşamış ama, dindarlaşmış. O akım ve üslûb ile dînî eserler veriyor. Olabilir, bu da bir çeşit... Ayakkabıların modası olduğu gibi, elbiselerin modası olduğu gibi... Bir zaman İspanyol modası vardı, paçalar kocamandı. Sonra başka modalar çıktı, blue-jean modası çıktı vs.

Mühim olan gayenin tahakkukudur. Yâni İslâm'a hizmet gayesiyle hece vezniyle de olur, aruz vezniyle de olur... Şu şekilde de olur, bu şekilde de olur. Ben şekli önemli görmüyorum, amacı önemli görüyorum. Hangi amaçla yapılmış çalışma; o önemlidir.

Bana şahsen garip geliyor. Ben şahsen, bizim klasik ilâhileri seviyorum da, bu modern parçaları biraz garipsiyorum. Belki siz de garipsiyorsunuz. Belki gençler de hoşlanıyor. Zevkler ve renkler tartışılmaz. İstikamet iyi olduktan sonra, niyet iyi olduktan sonra, hizmet edilen alan iyi tarafa doğru olduktan sonra, olabilir.

Rasûlüllah (SAS)'e muhabbeti dile getiriyor, ama şu üslubda... Ne yapalım, o da onun üslûbu!.. Kur'an-ı Kerim'i medhediyor veyahut müslüman kahramanlarından bir tanesini canlandırıyor; tamam, güzel bir şey...

SORU: İslâm'da mûsikînin hükmü nedir?

CEVAP: Musikî, nifak tevlid edici bir ortam meydana getiren bir şeydir. İnsanın kalbinde nifak tohumlarını yeşerten bir şeydir. Tatlı bir şeydir, kıvrak bir şeydir. Ruhun gıdası derken, bilmem neyin gıdası derken, bakarsın iş kendisini çığırından çıkartır, başka noktalara kadar götürür.

Bunun tatbikattaki misâline örnek olmak üzere söylüyorum: Kişi önce hafız olur. Sesi güzelse, ondan sonra mevlidhân ve kasidehân olur. Mevlid okuyan, kaside okuyan, bangır bangır bağıran, kubbeleri çın çın çınlatan, toplantıdan toplantıya, mevlidden mevlide gezen, kesesini dolduran bir insan haline gelir. Bu bir düşmedir tabii, büyük bir düşmedir.

Ondan sonra da, orada da duramaz; şarkıcı olur, bestekâr olur... Ondan sonra orada da duramaz; gazinolarda içkici, ayyaş, sarhoşları eğlendiren bir insan haline geliverir. Bu böyle, çizgi böyle, bu tarafa doğru bayır bir şeydir. "Cızzzt..." diye insanın ayağını kaydırır.

Mûsikînin uygulanma yerlerinden bazılarına müsaade vardır. Meselâ, Kur'an-ı Kerim'in bir ciddî edâ ile, tertîl ile, makamlı, ahenkli okunması emredilmiştir. Kur'an-ı Kerim nutuk irad eder gibi okunmaz, makam ile okunur. Kendine göre ciddî bir okunuş şekli vardır. Böyle okunmak emrolunmuştur:

(Zeyyinül kur'âne biesvâtiküm) "Kıraatinizi seslerinizle zinetlendiriz!" diye hadis-i şerif vardır. Emir böyledir, bu tarzda olabilir.

İlâhilerin beste ile okunmasında bir müsaade vardır. Çünkü, onlar insana İslâmî hakikatleri öğretiyor. Peygamber Efendimiz'in sevgisini öğretiyor. Diğer başka güzel şeyleri sevdiriyor. Onlar olabilir.

SORU: Bazı hocaefendiler makamla ilâhi okumanın caiz olmadığını söylüyorlar; bu konuda bizi aydınlatır mısınız?

CEVAP: Peygamber (SAS) Efendimiz Medine-i Münevvere'ye gelirken, ahali onu ilâhilerle, "Taleal bedru aleynâ min seniyyetül vedâ" diyerek, damların üstünde defler çalarak, neşîdeler okuyarak karşıladılar. Bayramlarda da Peygamber Efendimiz'in hanesine gelen hatunların, neşe alâmeti olarak bizim ilâhi diyebileceğimiz şekillerde şeyleri okudukları rivayet ediliyor.

Hattâ bir keresinde Hazret-i Ömer geldiği zaman kaçıştıkları rivayetlerde zikrediliyor. Onlar Hazret-i Ömer'den korktukları için, gülüyor Peygamber Efendimiz... Hazret-i Ömer'in kızı, Peygamber Efendimiz'in zevcelerinden birisi aynı zamanda... O kayınpeder gibi rahat gelebiliyor. Ondan korkmalarına gülüyor ama, kendisi müsaade etmiş Peygamber Efendimiz...

Sevinçli zamandır. Söylenilen şeyler güzel şeyler olduktan sonra, uygun olur; mahzuru olmaz. Bütün eski büyüklerimizin, takvâsıyla tanınmış büyük hocaefendilerimizin, büyük erbâb-ı tarikatın ihtiyarı da bu yöndedir.

Evliyâullahtan meşhur kimselerin şiirleri vardır, divanları vardır. Divân-ı ilâhîleri, ilâhi divanları vardır. Bunların aşkın şevkin artması için, dinî duygunun kuvvetlenmesi için okunmasında mahzur yoktur.

Şiirin muhtevâsı güzel olanı memduhtur, içindeki şeyler güzel olan şiir güzeldir; içindeki şeyler kötü olan şiir kötüdür.

Onun için Peygamber Efendimiz'in özel şairleri vardır ki, düşman şairlerin kötüleyici şiirlerine karşılık, Peygamber Efendimiz'i onlar şiirleriyle korurlardı. Hassan ibn-i Sâbit, Ka'b ibn-i Mâlik el-Ensârî... filân gibi.Hattâ bir şaire de mübarek hırkasını verdiğini biliyoruz.

Arapların şiirleri bizim gibi düz okumaları çok azdır. Onlar şiirleri umumiyetle makamlı okurlardı. Onun için tâ eski zamanlardan beri, hem Peygamber Efendimiz'in zamanında hem bu zamana kadar, bu ilâhiler gibi olan, Mevlid gibi olan, Peygamber Efendimiz'in medhine dair, tevbeye istiğfara dair, zikrin faydasına dair veya buna benzer iyi konulardaki şiirler söylenir, okunur, dinlenir; bunun bir mahzuru yok!..

Bursalı İsmâil Hakkı Hazretleri, Üftâde Hazretleri... İlâhisi vardır, "Gecenin sülüsânı geçince, emr-i Hak ile kalk da teheccüd namazı kıl!" filân diye... Kendisi yazmış, bestelenmiş.

Aziz Mahmud-u Hüdâyî; büyük evliyâullahtan... Şemseddîn-i Sivâsî; büyük evliyâullahtan... Yunus Emre... Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî... Eşrefoğlu Rûmî; Kadiriyye meşâyihinin büyüklerinden, Eşrefiyye şûbesini kuran mübârek zât...

Ey Allah'ım beni senden ayırma!
Beni senin cemâlinden ayırma!..

Ne kadar güzel ilâhileri vardır. Bunların mahzuru olmadığında arifler ittifak etmişlerdir ve kullanmışlardır. Şimdiye kadar da hem şarkta, hem garbda, hem Mısır'da, hem Türkistan'da dinine en bağlı zâtlar bunları söyleyegelmişlerdir.

İslâm'da bir şeye müsaade varsa, o müsaadeyi tıkamak doğru değildir. Müsaade yoksa; olmayan bir şeyi olsun demek de bid'attir. Ama, Peygamber Efendimiz müsaade etmiş, Peygamber Efendimiz'in çevresinde böyle şeyler yapılagelmiş; sana ne oluyor?.. Sen ondan daha mı takvâ sahibisin?..

SORU: Ölünün arkasından kırkıncı günü mevlid okutulması doğru mudur?

CEVAP: Böyle bir mecburiyet yoktur. Mevlid zâten Osmanlılar zamanında Süleyman Çelebi merhum tarfından yazılmış bir şey... Peygamber Efendimiz zamanında olan bir şey değil... Ölüye mevlid okutulması da dinimizin aslından olan bir şey değildir.

Mevlid, Peygamber Efendimiz'e sevgisini, saygısını, muhabbetini dile getiren bir şiirdir. İnsanlar ilâhileri okur gibi onu okuyorlar. Meselâ ben de geçen gün bir tutturdum, yatıp uyuyuncaya kadar hep dilimde:

Canım kurban olsun senin yoluna,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed!..

Ne güzel söylemiş Yunus Emre!.. İçimden söyledim durdum. İnsan dayanamıyor güzel olunca, söyleyip duruyor. Mevlid de öyle, bir ilâhinin büyüğü yâni... İlâhiler küçük oluyor, sekiz on satırdan ibaret oluyor. Mevlid de çok satırı olan bir ilâhi gibi...

İlâhi söylenebilir. Çünkü, Peygamberimiz şiir söylenmesini yasaklamadı. Hattâ Hassan ibn-i Sâbit RA'a dedi ki, "Yâ Hassan, müşriklere cevap ver, hicvet onları!.. Cebrâil (AS) seni de te'yid edecek." diye teşvik de etti.

SORU: Müzik dinlemek konusunda bizi aydınlatır mısınız?

CEVAP: Yerine göre, musikînin cinsine göre dinlenebilir. Fakat, sesli, içinde sözler bulunan şarkı, türkü gibi şeylerin dinlenmesi haramdır. İlâhi gibi şeyler dinlenebilir. Sadece notalardan ibaret şeyler dinlenebilir. Fakat, bu da belli bir ölçü içinde olur. İnsanın kalbinde nifak uyandırma ihtimali olduğu zikredilir kitaplarda...

Onun için, daha ziyâde Kur'an okusun, ilme çalışsın daha iyi olur.

22 Şubat 2012 Çarşamba

Çanakkale

3.BÖLÜM

video

Bakkal ve Papağan

Bir bakkalın yeşil renkli, güzel sesli, söz söylemesini bilen bir papağını vardı.Bu papağan dükkânın bekçisi gibiydi. Alışverişe gelenlere,nükteli sözler söyleyerek şakalar yapardı. İnsanlar bir şey sorduğunda insan gibi cevap verir ve onlarla güzel güzel konuşurdu. Papağanlara has ötüşü de çok tatlıydı.Efendi bir gün evine gitmiş, papağan ise bakkalda bekçilik yapıyordu. Bir kedi, kovaladığı fareyle birlikte dükkânın içine daldı. Can korkusuyla ne yapacağını şaşıran zavallı papağan, bir o yana, bir bu yana kaçmaya çalıştı. Dükkânın bir köşesine sıçrayınca orada bulunan gül yağı şişelerini devirdi.Şişeler kırıldı, yağlar döküldü. Ortalık iyice karıştı.Hiçbir şeyden haberi olmayan dükkân sahibi işine döndü.Etrafına bakıp durumu anlayınca çok kızdı. Papağanın üstüne dökülen yağlardan, bu işi onun yaptığını düşündü. O öfkeyle papağanın başına vurdu. Vurmasıyla da olan oldu. Papağanın başındaki tüyleri döküldü. Kel oldu, dili tutuldu, konuşamaz oldu.Bakkal yaptığına pişman olup ah vah etmeye başladı ama ne çare. Saçını, sakalını yolarak, ''Keşke elim kırılsaydı da o tatlı dilli papağanıma vurmasaydım'' diye yakınması boşunaydı.Papağan kel başıyla, sessiz sedasız sinmiş bir vaziyette oturuyordu.Bakkal, papağanın eski neşeli haline dönmesi için, etrafa sadakalar ve hediyeler dağıttı. Aradan günler geçmesine rağmen, kuş hiç konuşmadı. Bakkal, papağanın bir daha hiç konuşmayacağı düşüncesiyle şaşkın ve ağlamaklı bir haldeydi.Kunuşturmak için türlü türlü acayip ve garip sesler çıkararak onu neşelendirmeye çalıştıysa da bir fayda sağlayamadı.Dükkân sahibi uğraşını sürdürürken, bir ara dükkânın önünden kel başlı bir derviş geçti. Papağan onu görünce dile geldi.''Hey arkadaş'' diye, dervişe seslenerek,''Sen nasıl böyle kel oldun? Yoksa sen de gül yağı şişelerini mi kırdın?'' dedi.Papağanın bu sözünü duyanlar gülmeye başladı. Çünkü papağan,kel başlı dervişin de kendisi gibi gül yağı şişelerini devirdiği için, sahibi tarafından başına vurularak saçlarının döküldüğünü zannediyordu.

***

Papağanın, kendisini dervişle kıyas etmesi kendi bilgi ve tecrübesiyle sınırlıdır. Derviş, bağlı olduğu tarikat ve meşrep gereği o halde gezmekteydi. Bunu bilmeyen papağanın yaptığı değerlendirme, insanların kendisine gülmesine sebep olmaktadır.İnsanların, Allah dostları hakkında yanılgıya düşmeleri de aynı sebepledir. İnsanlar velîleri kendi nefisleriyle kıyas ederler.Acı suyla tatlı suyun berraklığı aynıdır. İkisini ayırt edebilmek tatmakla mümkündür. Allah'ın dostlarını değerlendirebilmek için, o makam ve hali yaşamak ve tatmak gerekir.Bilgi sahibi olmadan yaptığımız kıyaslamalar, papağan misali gülünç durumlara düşmemize sebep olur.

21 Şubat 2012 Salı

Çanakkale

2.BÖLÜM


video

Çanakkale

1.BÖLÜM

video


MÜRŞİD

SORU: Bazıları silsilenin kesildiğini ve bu zamanda silsileden birisinin olamayacağını ileri sürüyorlar; ne diyelim?

CEVAP: Onlara cevap olarak, hadis-i şerifte:

(Lâ tezâlü tâifetün min ümmetî yukàtilûne alel hakk, zàhirîne ilâ yevmil kıyâmeh) "Kıyamete kadar dâimâ hakkı tutan, destekleyen bir tâife-i mardıyye ümmet arasında mevcut olacak!" diye bildirilmiştir; onu söylersiniz. Sonra, ayet-i kerimede:

(Ve in min ümmetin illâ halâ fîhâ nezîr) "Hiç topluluk yoktur ki, Allah oraya bir haberci, tehlikelerden haber veren bir vazifeli şahıs göndermiş olmasın!" buyruluyor; onu söylersiniz.

SORU: Bulunduğumuz yerde bazı insanlar tasavvuf dersi veriyorlar. "Tasavvufta mürşid-i kâmile gerek yoktur. Mürşidsiz yapabiliyoruz." diyorlar. Mürşidsiz olabilir mi?.. Bunların yaptığı doğru mudur?

CEVAP: Hayır! Doğru değildir, veballidir, yanlıştır. Çünkü Allah-u Teâlâ Hazretleri Kur'an-ı Kerim'de buyuruyor ki:

(Ve in min ümmetin illâ halâ fîhâ nezîr) "Hiç bir ümmet, topluluk yoktur ki, Allah oraya bir haberci, bir nezîr, tehlikelerden haber veren bir vazifeli şahıs göndermiş olmasın!"

Vazifeli şahıs demek, mürşid demek... Mürşidsiz olsaydı, o zaman Allah böyle demezdi. "Bazı yerler olmayabilir." derdi. Demek ki ihtiyaç var ki bir mürşide, bir yol göstericiye, bir vazifeli kimseye; onun için gönderiyor. O halde mürşidsiz olmaz!..

Mürşidsiz, üstadsız, hocasız tıp da olmaz, mühendislik de olmaz!.. Marangozluk da olmaz, terzilik de olmaz, berberlik de olmaz!.. Allah insaf versin bu zavallılara... Bu dünyevî basit meslekler hocasız olmuyor da, ahiretin yolunu gösteren, binbir türlü tehlikesi olan, binbir türlü aldatmacası olan bir yolun mürşidi olması lâzım değil mi?.. Tehlikesi var... Yalanı var, yanlışı var, sahtesi var, istismarcısı var, sömürücüsü var... Mürşidsiz olur mu?..

Hocasız, mürşidsiz hiç bir iş olmaz, hiç bir meslek olmaz! Tasavvuf da mürşid-i kâmilsiz olmaz!... Mürşid-i kâmiller ayrıca mânevî bakımdan vazifeli insanlardır. Olur demekle, olmaz demekle onların keyfine de kalmış bir şey değildir.

Yaptıkları veballi bir iştir. Bir insanı saptırırlarsa ne olacak?.. Hastalanırsa ne olacak, problemini nasıl çözecekler?.. Böyle saçma heveslerle, düşmanlıklarla, cahilliklerle milleti şaşırtıyorlar. Nedir alıp veremedikleri?.. Hürriyet var, millet her şeyi yapıyor. Plaja gidiyor, açık geziyor, içki içiyor, kumar oynuyor, meyhane açıyor... Cemiyyetteki iltimas, rüşvet ve sâire... Onları tenkid yok... Tam insanların doğru yola gelmesini sağlayacak mekanizmaya hücum ediyorlar. Kötü niyet var o zaman...

SORU: Bir şahıs daha önce bağlandığı, sonra vefat etmiş şeyhe olan bağlılığını sürdürebilir mi? Bir şeyh efendinin şeyh olması kaç yoldan, kaç şekilde belirlenebilir?

CEVAP: Bir insan bir şeyhe çeşitli sebeplerden tâbî oluyor da, öncelikle terbiyesine nezâret etsin diye, tedâvisini yapsın diye tâbî oluyor. Meselâ, "Mazhar Osman çok iyi bir doktormuş... Lokman Hekim çok iyi bir doktormuş..." İyi ama yaşamıyor ki şu anda!.. Yaşayan kimseye, yaşayan doktora tedâvi olacak, yaşayan hocaya bağlanacak!..

Bir insanın bağlandığı kimse vefat etti mi, yeni bir mürşide bağlanması icab eder. Ya o mürşid, eski hocaefendisinin tayin ettiği, "Benim yerime sen makamıma kàim ol! Bu dervişleri sen terbiye eyle, sen nezâret et, hizmetlerine sen bak!" dediği kimsedir. Ya da, bazen mürşid efendiler mânevî bir işâret olmayınca, böyle bir halef bırakmazlar; o zaman orada, o muhitte uygun olan bir mübarek zâta teslim olması ve intisab etmesi lâzım!..

Tabii bu intisabda, mürşidin evsafı, "Şeriat-ı garrayı bilmesi, ahlâken müstakîm olması, bu mesleği yapacak şartları hâiz olması, sahih bir yol ile el almış, kendisine selâhiyet verilmiş olması..." diye kitaplarda belirtiliyor. Selâhiyetli bir şeyh efendiden kendisine selâhiyet verildi mi, alan kimse de o vazifeyi yapabilir. Ama verenin selâhiyeti yoksa alanın da durumu selâhiyetsiz kalır. Bir tane şeyhten aldıktan sonra da, birkaç tanesinden almasına lüzum yoktur. Bir tanesi yeter.

Bir insanın bir kimseye bağlanması vefat ettikten sonra da yetseydi, bir şeyhe filân bağlanmaya lüzum yoktu, Peygamber Efendimiz'e bağlanılırdı, biterdi. Ama, Peygamber Efendimiz vefat eder etmez, ümmet-i Muhammed'in sıhhat ve selâmeti ve kargaşanın önlenmesi bakımından, daha cenâze defnedilmeden Ebûbekir Sıddîk Efendimiz'e bey'at edilmiştir. Bu ümmetin sıhhat ve selâmeti, huzuru ve karışıklık olmaması bakımındandır.

Bazan mânevî işaret olmuyor, şeyh efendiye halife bırakma izni verilmiyor. Misâl: Bana Emin Saraç Hoca anlatmıştı. Onun kayınpederi Yektâ Efendi idi. Onların bağlı olduğu şeyh efendi, yaşlı, vefat etmek üzere... Sormuşlar: "Efendim, yerinize kimi tayin ediyorsunuz?" demişler. Bir şey dememiş, "Bekliyorum." demiş. Sonra yine bir sıkıştırmışlar, falanca insan filânca insan var demişler. "Yâhu, ben bu işi düşünmüyorum mu sanıyorsunuz siz?.. Bakın, hepsinin icâzetnâmelerini yazdım. Altına bir imza atması kaldı. Bir işaret olursa, imzalayacağım. Yok daha bir işaret!.." demiş.

Birisi bu Yektâ Efendi... Ötekiler de başka şahıslar... Bana bunu anlatan Emin Saraç Hoca... Ben tabi, onların bağlı oldukları o hocaefendiyi tanımadım.

Sonra bu icâzet imzalanmadan, işaret çıkmadan o şeyh efendi vefat etmiş. Neden işaret çıkmadı?.. --Bundan sonrası benim kendi yorumum.--

--Neden?..

--Hocamız var, mürşid-i kâmil!.. Herkes kendisinden sonra ille birisini göstermek durumunda değil ki!.. Halkın, müridlerin irşadı için Mehmed Zâhid Hocamız var... Kesilmiş o taraf...

Zâten Mehmed Zâhid Hocamız'a çok hürmet edermiş o şahıs... Hattâ daha yaşlı olduğu halde; Hocamız bir seferinde babamla beraber o zâtın ziyaretine gitmişler o zâtın... Ayağı felç olduğu halde merdiven başında karşılamış. "Efendim kalkmasanız..." filân diyecek olmuş müridleri... Müridler biraz tarafgirlik yaparlar böyle şeylerde... "O gençtir, ne diye kalkıyorsunuz?" filân gibilerden düşünmüşler. "Kalkmasanız!" filân demişler. Babam anlatıyor: "Bu zâta mı kalkmayacağım?.. Bu zâta mı kalkmayacağım?.. Bu zâta mı kalkmayacağım?.." Üç defa böyle söylemiş. "Olur mu öyle şey, kalkarım!" demiş.

Ona işaret olmamış, ben ondan ne mâna çıkartıyorum şahsen: "Mânevî işaret yok, demek ki müridler Hocamız'a gelecek!.. Gelmesi lâzım!.."

Hocamız'a bir çok kimseler gelmiştir zâten... Meselâ, Abdülhay Efendi vardı. Abdülhay Efendi'nin dervişleri Hocamız'a intikal etmiştir. Sonra, Küçük Hüseyin Efendi vefat etmiş, onun dervişleri Hocamız'a gelmiştir. Hocamız hakîkaten mânevi makamı çok yüksek bir zât-ı muhterem olduğu için, zamanındaki bir çok hocaefendinin yerine halef çıkmıyor, işaret olmuyor. İşaret olmayınca, ne demek?.. "Dağılmayın, orda toplanın!" mânâsından dolayıdır diyorum ben, işaret çıkmaması...

Tabii, müridler toplanmışlar kendi aralarında... "Olmuyor böyle başsız..." filân diye, bir tanesini kendi başlarına tayin etmişler. Müridlerin kendi başlarına tayini, mânevî işaret gibi olmaz!.. Müridler kendi başlarına birisini tayin etmiş, olmuş... İyi ama, sen tek bir toplum içinde değilsin ki, etrafında başka kimseler var, yaşayan mürşid-i kâmiller var; sen öyle yapınca olmuyor. Zâten bir mürşid-i kâmil varken, ötekisinin gelip ona tâbî olması lâzım!..

Hülâsa, sorunun cevabı, bir insanın efendisi ölünce, hayatta olan bir zât-ı muhtereme bağlanması lâzım!.. Hangi sebeplerden: Tedâvisinin, terbiyesinin devam etmesi bakımından; bir... Sırr-ı bey'atte faullü duruma düşmemesi bakımından; iki... "Zamanının imamını, önderini bilmeden ölen, cahiliye ölümüyle ölür." dendiğinden, bey'atsiz gitmemesi için, cahiliye üzere ölmemesi için hemen birisine bağlanması lâzım!..

Vefat etmiş bir kimseye bağlılık olmaz! Onu bahane ederek müstakil yaşamak olmaz! Kendisi bağlanacak!..

SORU: Bir mürşide bağlanmanın ahirette ne gibi kazancı olur?

CEVAP: Hadis-i şerifte var: Şehidler cennete girecekler. Amma, alimler cennetin kapısındayken, Allah onlara diyecek ki: "Durun, bekleyin! İstediklerinize şefaat edin, içeri girsinler!"

Hadis-i şerifte alim denilen, ilmiyle amil olan alim, yâni mürşid-i kâmil demektir. Onlar şefaat edeceklerdir.

SORU: Şeyhin müridini yetiştirmesi ne gibi yollarla olur?

CEVAP: Şeyhin müridi yetiştirmesi sohbet yoluyla olur, nasihat yoluyla olur, çeşitli vazifeler vermesi yoluyla olur... Halvete sokmasıyla olur... "Şu şu kitapları oku! Şu şu işleri yap!" demesiyle olur. O kişinin mizacına göre, tabiatına göre, durumuna göre, ona söyleyeceği şey değişebilir.

Hani bir kere anlatmıştım ya: Zengin ama cimri bir kimse, bir hocaefendiye 'Zikri cehrî mi, hafî mi yapayım?" diye sorunca; "Sen zikri böyle yapacaksın!" demiş. Yâni eliyle para verme işareti yapıyor, "Para vermen lâzım!" demek istiyor. Çünkü, hakîkaten cimrilikten kurtulmadan, onun dervişliği tam olmaz.

O bakımdan, cimrilik hastalığı varsa, onu giderecek bir şey verir. Tenbellik hastalığı varsa, çalışkanlığa yöneltecek bir tavsiyesi olur. Haline göre bir nasihati ve işareti olur. Onun için, kişinin şahsına göre değişir. Ama genel terbiye tarzı zikirdir, halvettir, ibadetlerdir, tâatlerdir. Turuk-u nefsâniyye ve turûk-u ruhâniyyede çeşitli şekillerde bu yetiştirmeler olur.

SORU: Beyazid-i Bestâmî Hazretleri'nin "Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır." sözünü açıklar mısınız?

CEVAP: Muhterem kardeşlerim! Biliyorsunuz, çocuklarımızı ilkokula veriyoruz, ortaokula veriyoruz, liseye veriyoruz, üniversiteye veriyoruz... Tarlalarımızı satıyoruz, evlerimizi satıyoruz, çocuklarımızı okutmağa çalışıyoruz. Eğitim, insanın eğitilmesi önemli... Eğitilen insan iyi insan oluyor, eğitilmeyen insan kötü insan oluyor.

Eğitimin en güzeli tasavvuf eğitimi... Tekke terbiyesi aldı mı bir insan, takvâ terbiyesi aldı mı, --ayet-i kerimenin şehâdetiyle-- felah bulacak o insan... Takvâ terbiyesi almadığı zaman da felâkete uğruyor, pişman ve perişan oluyor.

Binâen aleyh, takvâ terbiyesini herkesin alması gerekir; almadığı zaman da insan, şeytanın maskarası olur. Bir alime teslim olmadığı zaman, şeytan onu aldatır, burnuna halkayı takar, istediği yere götürür.

SORU: Mürşide teslimiyetle, ashâb-ı kirâmın teslimiyeti arasında benzerlik var mıdır?

CEVAP: Mürşide bağlılık, sahabe-i kirâmın Peygamber Efendimiz'e bağlılığı gibi olacak ve bu bağlılık hâlis muhlis olacak!.. Hâlis muhlis, candan bir bağlılık, bazı meseleleri konuşmağa, müzakere etmeğe ve ikaz etmeğe mânî değildir. İnsan sevdiği babasına da, kardeşine de, oğluna da ikazda bulunabilir. "Baba arkanda şu var, araba geliyor, kenara çekil!" dediği gibi, tehlike gördüğü zaman bildiği bir şey varsa söyleyebilir. Bu söylenir, normaldir.

Peygamber Efendimiz'e Hazret-i Ömer'in bazı hususlardaki tavırları mâlûm... Ama bu onun ona bağlılığının eksikliğinden değildi. Dine bağlılığının samîmiyetinden idi. Mü'minin mü'mine hakkı, hayrı her zaman söylemesi, tavsiye etmesi lâzım geldiğinden, ihvân ve şeyh arasında da böyledir.

SORU: Uykusunda veya üveysî olarak bir kimseye şeyhlik vazifesi verilebilir mi?..

CEVAP: Bir sahih el alması şartı vardır. Allah'ın hükmüne, lütfuna kimse karışamaz ama, bir çok kimse buna dayanarak palavradan ortaya çıkıyor. Ondan sonra yalan yanlış işler yapıyor. Meselâ, kadınlara elini öptürenleri duyuyoruz.

Kitaplarda yazıyor ki: Bir mürid hak bir şeyh, gerçek bir mürşid-i kâmil bulmak için uğraşacak, çalışacak, gayret edecek!.. Bir karar verdi, birisini doğru bir insan sandı, bağlandı. O ihlâsından dolayı ilerleyebilir. Ama hatâsını, şeriata aykırılığını, yanlışlığını anladığı zaman da, onu bırakıp hakîkî bir şeyhe bağlanması icab eder. Yanlışta ısrar etmemesi gerekir.

SORU: Peygamberler gibi büyük velîler de ma'sum mudur?

CEVAP: Evliyâullah için mahfuz'dur denilir. Peygamberler ma'sum olduğu için, ismet sıfatı olduğu için aynı kelimeyi kullanmazlar. Mahiyette de fark vardır. Evliyâullah mahfuzdur; Allah-u Teâlâ Hazretleri, sevgili kullarını günahlardan hıfzeder.

Peygamberlerin, peygamberliğin şanına uygun olmayan bir kötü şey yapması mümkün değildir. İsmet sıfatları vardır, Allah onları mutlaka korur.

SORU: Kerâmet nedir; kerâmete inanmak câiz midir?

CEVAP: Kerâmet haktır. Mevcut olan bir olaydır. Ruhsal veya reel bir olaydır. Kur'an-ı Kerim'de de vardır, hadis-i şerifte de vardır. İslâm tarihinde de vardır, günümüzde de vardır.

Kur'an-ı Kerim'den misâli, Meryem Validemiz'in kapalı hücresinde mevsim dışı meyvalarla taltif olunması ve Süleyman (AS)'ın vezirinin Sabâ melikesi Belkıs'ın tahtını Yemen'den Filistin'e bir anda getirmesi hadisesi gibi şeylerdir. Kur'an-ı Kerim'de vardır.

Peygamber Efendimiz'in hayatı zâten hep olağanüstü hallerle doludur ama, o peygamberdir denilebilir itiraz olarak.. . Ama, o Peygambere olan o olağanüstü ikramlar, Allah'ın sevgili kullarına da belli bir ölçü içinde oluyor. Hazret-i Ömer'in, "Yâ Sâriye! Düşman seni arkandan sarmak istiyor, dağa dikkat et!" dediği meşhurdur.

Günümüzde de, bizim şahsen hocalarımızdan gördüğümüz çok kerametler vardır. İstenirse bunları anlatabiliriz.

SORU: Evliyâ açıktan keramet gösterebilir mi?..

CEVAP: Evliyâ açıktan kerâmet gösterir. Gösterdiğinin misalleri çoktur. Tabii derecelerine göre, bu keramet göstermeyi uygun görmemişler büyükler... Saklamışlar kendilerini... Halkın arasında şöhret sahibi olmak zor olduğundan, birtakım problemleri olduğundan saklamışlar. Ama bazen de göstermişler, vardır misalleri... Biz de gördük.

Yalnız büyüklerimiz, kerametin mümkün olduğu kadar saklanması gerektiğini, mümkün olduğu kadar mahviyetkârâne, mütevâziâne olunması gerektiğini bildirmişler.

SORU: Evliyaullahın ruhlarının cuma günü Mekke'ye gittiğini söylüyorlar. "Cuma günü evliyâullahı bulamazsınız, ziyaret etmeyin!" diyorlar. Bunun doğruluk derecesini açıklar mısınız?

CEVAP: Bir çok insan bilmediği bir çok meseleyi konuşuyor, atıp tutuyor. İnsan bilmediği mesele hakkında konuşmasın!.. Evliyaullah böyle ziyaretler, toplantılar muhakkak yapıyorlar. Ama, "Gitseniz, bulamazsınız." gibi bir durum olmaz. Onlar kırk yerde görülebilirler, işleri esrarengizdir, herkesin aklı ermez. Bilen biliyor. Bilmeyen, bilmediği işlere karışmasın!.. "Bilmiyorum, bu benim bildiğim bir mesele değildir." desin, ortalığı karıştırmasın!..

SORU: Şeyhe intisabın keyfiyeti nedir? Allah Rasûlüne bey'atla arasında fark var mıdır?

CEVAP: Fark yoktur, onun devamıdır. Peygamber Efendimiz'in zamanında olsaydık, hepimiz kalkıp Rasûlüllah'a bey'at edecektik. Ebûbekir Sıddîk Efendimiz zamanında olsaydık, hepimiz gidip Ebûbekir Sıddîk Efendimiz'e bey'at edecektik. Bu zamanda olduğumuz için mürşid-i kâmile bey'at ediliyor.

SORU: Şeyhe bağlanıp da ibadette, zikirde, işte, "Benim yerime şeyhim yapar." demek doğru mu?

CEVAP: Hayır, doğru değil!..

(Ve en leyse lil insâni illâ mâ saâ. Ve enne sa'yehû sevfe yürâ.) [İnsan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.] "Herkes neyi kazanmışsa, onu görecektir." Birisinin işi ötekisine fayda vermeyecektir.

Peygamber (SAS) Efendimiz, kızı Fatıma'ya dedi ki: "Yâ Fâtıma, kızım! Allah'tan kork, ona güzel kulluk et!.. Benim peygamber olduğuma güvenme; çünkü ben sana, eğer sen çalışmazsan, fayda sağlayamam." dedi.

Muhterem kardeşlerim, dini çığırından çıkartmayalım!.. Her şeyi hakkıyla, yerli yerinde yapalım!.. Allah'ın ayetinde bildiriliyor:

(Felyevme lâ tuzlemü nefsün şey'en ve lâ tüczevne illâ mâ küntüm ta'melûn.) [O gün hiç bir kimse en ufak bir haksızlığa uğramaz.] "Ne ameli işlemişseniz, onun karşılığını göreceksiniz." diyor Allah-u Teâlâ Hazretleri...

(Fe men ya'mel miskàle zerretin hayran yerah. Ve men ya'mel miskàle zerretin şerren yerah.) [Kim zerre miktarı hayır yapmışsa, onun karşılığını görecek. Kim de zerre miktarı şer işlemişse, onun karşılığını görecek.] buyruluyor.

Binâen aleyh, bu sorumluluk varken, her şeyi şeyhe yükleyip de kaytarmak olmaz. Böyle dervişlik olmaz. Buna zındıklık derler, buna ibadetten kaytarmak derler. Bu fâsid bir itikaddır, bozuk bir itikaddır. Böyle yapan mahvolur. Koşturacak, gayret edecek.

Birisi dedi ki:

"--Yâ Rasûlallah, dua edin de ben cennetlik olayım!"

"--Ben sana cennetlik ol diye dua edeyim ama, sen de bana çok namaz kılarak, çok secde ederek yardımcı ol!" buyurdu. "Ben senin için dua edeceğim ama, sen de Allah yolunda yürü!" dedi.

Peygamber Efendimiz'in hadislerini bilirsek, insanın zihninde hiç soru kalmaz.

SORU: Bazı kitaplarda, "Müridin mürşidinin yüzüne direkt bakması doğru değildir." deniliyor; ne dersiniz?

CEVAP: O da bizim edeb babında düşündüğümüz şeylerden birisi... Sahabe-i kirâm hakkında rivâyet ediliyor ki, onlar hürmetlerinden, saygılarından, Rasûlüllah'ın heybetinden, Rasûlüllah (SAS) Efendimiz'in yüzüne bakamamışlar, bakmamışlar. O bakımdan, kitaplara da öyle yazmışlar. Aslında severek olduktan sonra, bakılabilir.

SORU: Bir insanın şeyhinin resmini evinde saklaması caiz midir?

CEVAP: Caiz değildir. Resim bid'attir. Yoktur böyle bir şey... Ne cüzdanında, ne evinde saklaması uygun olmaz. Ancak resim, pasaport gibi, nüfus kâğıdı gibi, tapu kaydı gibi yerlerde istendiği için kullanılıyor. Yoksa, buna pek müsaade etmemişlerdir büyükler... Hele hele, resme bakıp rabıta yapmak gibi şeyler tasavvufta yoktur, bid'attir.

SORU: Mürid kendisinden ayrıldığı zaman, mürşid ondan haberdar olur mu?

CEVAP: Allah haberdar ederse haberdar olur, etmezse olmaz. Çünkü, Allah-u Teâlâ Hazretleri bazan bir hikmete mebni olarak haber verir, bazan bir hikmete mebni olarak haber vermez.

Peygamber Efendimiz'e de böyle olmuştur. Bazı kereler bir şeyi haber vermemiştir Allah-u Teâlâ Hazretleri Peygamber Efendimiz'e, bazı kereler haber vermiştir. Her şey Allah'ın kudretindedir.

SORU: Bir şeyhe bağlı iken, o şeyh bırakılıp bir başka şeyhe bağlanılabilir mi?..

CEVAP: Bir insan bir şeyhe bağlanmış, mâneviyatında ilerlesin, tahsil görsün diye... Sonra onda şeriata uygun olmayan, maksadını kendisine veremiyecek olduğunu gösteren haller zuhur etmişse; o zaman ayrılabilir. Çünkü, mühim olan insanın Allah'ın rızâsını kazanmasıdır, hak yolda yürümesidir. Böyle bir durumu yoksa, insanın söz verdiği kimseye vefâ göstermesi, ona bağlı olması icab eder.

Demek ki, bağlanılan kimse istenilen evsafta, salih bir kimse ise; o zaman, bırakmak uygun olmaz!.. O zaman, bırakan kimse bir daha iflâh olmaz!.. Ama, bağlanılan kişinin bir kusuru varsa; o zaman onu bırakıp, olgun bir şeyhe bağlanabilir.

SORU: Müceddid nedir, özellikleri nelerdir?

CEVAP: "Allah-u Teâlâ Hazretleri her asrın başında bu ümmetin işlerini, bilgilerini yenileyen, ona çeki düzen veren bir müceddid gönderir." diye hadis-i şerif vardır. Onun için, o hadis-i şerifi okuyanlar bilirler bu meseleyi...

Bazı kimselerin o müceddidlerden olduğu hüsnüzan edilmiştir. Meselâ, İmâm-ı Rabbânî Efendimiz müceddid-i elf-i sânî'dir. Yâni, ikinci binin müceddidi diye bu lakabla tanınmıştır. Her asrın müceddidi vardır.

Tabii, onun alâmeti, sünnet-i seniyyeyi bilmesi, Kur'an-ı Kerim'i tam bilmesi ve sapıtmaları, hurafeleri, sapmaları, dinin özünden uzaklaşmaları tesbit edip, onları engellemesi, işi tekrar rayına oturtmasıdır. Müceddidliğin aslı odur. Yâni, sahabe müslümanlığına doğru işi tekrar yörüngeye oturtmak, raydan çıkmış olan vagonu tekrar raya oturtma çalışmasıdır. Bu şekilde anlatabiliriz.

SORU: Şu anda herhangi bir kimseye bey'at ve intisab etmek gerekir mi?

CEVAP: Gerekir; çünkü, insan bey'atsiz kalmaz. Üç kişi de yola gitse, bir tanesi emir olacak. Ama, bey'at edilecek kimsenin Allah ehli olması lâzım!.. Allah'ın emirlerini, yasaklarını bilmesi lâzım ki, günahla emretmesin.

SORU: Bir tarikat için silsile şart mıdır? Birisi rüyada veya üveysî olarak Abdülkadir-i Geylânî Hazretleri'nin kendisini yetiştirdiğini söyleyerek mürşid olabilir mi?

CEVAP: Silsile şarttır. Bu makam-ı irşâd, böyle rüyaya vs. ye bağlanarak ortaya konulamaz. Oyuncak değildir. Sahih bir el ile silsilesinin Rasûlüllah'a ulaşması lâzım!.. Aksi halde istismara uğrar. Herkes rüyada ben şöyle gördüm der. Hakikaten de görebilir ama, kendisi irşada salâhiyetli bir kimse olmayabilir.

SORU: Bazı kimseler, "Bizim şeyhimiz son kâmil mürşiddir. Ondan sonra mürşid gelmeyecek. Zira, nasıl Peygamberimiz son peygamberse, o da son evliyadır." diyorlar. Ne dersiniz?

CEVAP: Bu saçmadır ve yalandır, aslı esası yoktur. Çünkü hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: "Kıyamet kopuncaya kadar, dâima hakkı tutan, hak yolda yürüyen bir mübarek insanlar grubu mevcut olacak!" Kıyamete kadar insanoğlu mevcut oldukça, mürşid de mevcut olur. Onun için, "Bizimki sondur, artık bundan sonra gelmeyecek!" diye, benden sonra tufan mantığıyla laf söylemek, cahilce bir sözdür, yanlıştır ve iftiradır.

Allah'ın nice nice kulları vardır; bazılarını insanlar bilir, bazılarını bilmez. Bazıları kutbül aktâbdır, bazıları gavsül a'zamdır... Bazıları kırklardandır, yedilerdendir, üçlerdendir... Kıyamet kopuncaya kadar onların hizmetleri, himmetleri olacaktır. Dünyada insan oldukça, insanları irşad edecek büyükler de mevcut olacaktır. Onun için, "Falanca öldü, artık bu iş bitti." mi demek istiyorlar? Öyle şey yoktur. Yalandır, yanlıştır ve hadislere aykırıdır.

SORU: Tasavvufta şeyh ve derviş ilişkileri yakınlıkla olur. Derviş hocasını örnek alarak öyle yetişmeğe çalışır. Fakat, bazı kimseler hocasıyla böyle karşı karşıya uzun boylu bir oturma, konuşma durumunda olamıyor. Bu durum nasıl olacak?

CEVAP: Tabii, bu bir meseledir. Derviş az olduğu zaman, kolay... Yâni üç kişiyle, beş kişiyle oturmak, konuşmak; "Şunu şöyle yap, bunu böyle yap!.. Gel sana Kur'an öğreteyim, gel sana hadis okutayım!.." demek kolay... Ama dervişler onbinleri, yüzbinleri bulduğu zaman ne olacak?.. O zaman biraz daha zorlaşıyor.

Biz bunun çaresini kendimiz şahsen, mecmuaları çıkarmakla bulduk. ÇİslâmÈ dergisini çıkartarak, ÇKadın ve AileÈ dergisini çıkartarak, Çİlim ve SanatÈ dergisini çıkartarak, bu sohbetlerimizi uzaktaki kardeşlerimize mektup gibi iletebilmiş olalım diye düşündük.

Çünkü, Hocamız zaman zaman, "Benim nasihatlerim" diye, "Kıymetli evlâdım, esselâmü aleyküm!" diye başlayan bir şeyler bastırırdı, gönderirdi. Onları arkadaşlarımızın evlerinde böyle duvara asılmış olarak, "Hocamız'ın mektubudur, nasihatıdır." filân diye görüyoruz. Ben de bu iş daha şumüllü, daha muntazam olsun diye dergiler çıkartmayı uygun gördüm.

Onun için kardeşlerimiz dergilerimizi alırlarsa, her onbeş günde bir bizim bir nasihatımızla karşı karşıya gelmiş olacaklar. Ayın başında ÇİslâmÈ mecmuası çıkacak, ayın ortasında ÇKadın ve AileÈ çıkacak. Ordaki yazılarımızı görecekler. Ona göre bizim tavsiyelerimizi tutarlar. Böyle bir şekil olabilir.

Haftalık bir dergi çıkartalım dedik, para yetiremedik. Yâni, bu işler kolay değil!.. Çok şerefli, çok kıymetli, çok faydalı bir şey ama, millet almayınca, desteklemeyince mâlî bakımdan zorlanıyoruz. Dergilerimizin bir tanesini kapattık. ÇGülçocukÈ dergisini çıkaramıyoruz, ÇKadın ve AileÈnin içinde veriyoruz. Şimdi belki mâlî sıkıntılar devam ederse, bir dergiyi daha kapatacağız; onu da ötekisinin içine çekeceğiz. Böyle düşe kalka devam etmeğe çalışacağız.

Televizyonlar siyah-beyazken renkli televizyon çıkınca, ben duydum ki; köydeki kadınlar bileziklerini satmışlar, yine renkli televizyonu almışlar. Yâni, keyfe taallûk eden bir şey oldu mu, millet parayı buluyor, harcamasını yapıyor ve keyfinden hiç fedâkârlıkta bulunmuyor.

Gecekondu mahallesinde bakıyorsun, uydu anten... Her türlü şeyi seyretmek için... Çünkü gazino evine geliyor, bar evine geliyor, pavyon evine geliyor, sinema evine geliyor, tiyatro evine geliyor... Ne lüzumu var başka bir yere gitmeye?!.. Uydu antene parayı verir, renkli televizyona parayı verir... Japonlara, Yahudilere, Avrupalılara paralar gider... Milyarlar böyle Türkiye'den dışarıya seller gibi güldür güldür akar gider. Bunlar da televizyonu seyrederler.

Ona para veriliyor, seve seve... Çünkü kâfir, müslümanın parasını seve seve almasını biliyor, gönül hoşluğuyla almasını biliyor. Hayırlı yerlere de para vermeye gelince, müslümanlar para veremiyorlar.

Cihada para verilecek!.. Harb olduğu zaman çıkartıyor herkes, parayı veriyor. Öğrendim ki, bir jet uçağı elli-altmış milyarmış. O kadarına lüzum yok, elli-altmış milyarın onda birini bana verin, ben mükemmel dergi çıkartayım, mükemmel gazete çıkartayım, mükemmel yayın şirketi kurayım... Yâni, her şey para ile oluyor. Ben de para istemekten bıktım. Nefret geldi içime... Ama şuraya oturduğumuz zaman, para istemeden de olmuyor. "Camiye yardım!.." Haydi gel de söyleme!.. Mecbûr kalıyoruz. İkrah ediyorum. Kendi gücüm de yetmiyor, her şeyi karşılamağa... Bir insanını gücüyle de olacak şeyler değil!..

Bir dergi alsa, kimseye zarar olmaz ama, almıyor millet... Bir tane dergi alsa, birisini de ötekisine satsa... Zorlamayı da sevmiyorum, severek alsın... Yâni, dergiyi beğensin, güzel olduğunu görsün, severek alsın; onu istiyorum.

Millet, öyle müstehcen kadın resimleri olan derginin, gazetenin başına üşüşüyor. Aaa, bakıyorum, kavga mı oluyor, ne oluyor filân diye on kişi bir şeye üşüşmüşler. Ne var ne yok?.. Aralarından bir bakıyorum ki, müstehcen bir gazete var veya dergi var; hepsi birden onu seyrediyor. Yâni, o beş parasız, pulsuz işçiler-mişçiler onları alıyorlar. Üç tane çıplak kadın resmi var, beş tane bilmem ne var... Şöyle bir müstehcen konu var, böyle bilmem ne var... Şöyle bir fal var... Şöyle şu olacak, böyle bu olacak... Millet alıyor onları...

Ama İslâmî basın epeyce bir gelişme gösterdi Türkiye'de... Onların da şikâyet etmesinden anlaşılıyor ya!.. Birisi batar, birisi çıkar; bir gün gelir öğrenirler müslümanlar... Bu sahada büyük iş varmış, büyük hizmet varmış diye inşallah iş işten geçmeden önce öğrenirler.

Amerika gelip Suudî Arabistan'a asker çıkarmağa başlayınca, Saddam'ın aklı başına geldi; İranlı esirleri geri vermeğe başladı, geri çekilmeğe başladı.

Bir de tevbe kapısı kapanacak!.. Tevbe etse de tevbesi kabul olmayacak. Kıyamet kopmağa başlayacak, milletin aklı başına gelecek ama, o zaman iş işten geçmiş olacak... Veyahut, bir şey daha var:

(İzâ mâtel insânü fekad kamet kıyâmetühû.) "İnsan öldü mü kıyâmeti kopmuş demektir." Birisi bir trafik kazasına uğrar, ölür; onun kıyâmeti koptu artık... İşi bitti!.. O artık ne gazete alabilir, ne mecmua alabilir, ne hayır yapabilir, ne cihad yapabilir?.. İşi bitti. Ölmeden evvel, iş işten geçmeden evvel yapmak lâzım bu işleri... Allah akıl fikir versin... Allah yardımcı olsun...

Bize de... Çünkü en yardıma muhtaç biziz, en düşkün biziz! Çünkü başımıza bir sürü belâyı sarmışız, bir sürü insanın yükünü almışız... Eh, ört ki, ölem gayri!..

SORU: Sizden defalarca, "Allah zamanın büyüklerini tanıyıp, onlara tabi olmayı nasib etsin..." şeklinde dua ve temennilerinizi duyduk. Zamanın büyükleri kimlerdir, bu konuda bizi aydınlatır mısınız?

CEVAP: Zamanın büyükleri birkaç çeşittir. Bir kısmı perdelerin arkasında gizlidir, kimse bilmez. Bir kısmı da aşikâredir, yaptığı hizmetler dolayısıyla herkes görür, bilir.

Onun için, etrafındaki insanları Kur'an-ı Kerim'in terazisinde, şeriatin ahkâmının ölçüsü içinde değerlendirecek; Allah yolunda, Kur'an-ı Kerim yolunda, sünnet-i seniyyeye tabi olan insanları sevecek ve onlarla dost olacak.

SORU: Ölmüş olan bir kişinin kadın vekili hanımlara tarikat dersi verebilir mi? "Kadından mürşid olmaz, verdiği ders de geçersizdir." diyorlar, doğrusu ne?..

CEVAP: Evet, doğrudur bu sözler!.. Bir kadının kendisinin şeyhlik yapması yoktur. Bir şeyh efendi öldüğü zaman, müridlerin yaşamakta olan bir kimseye bağlanması gerekir. Neden?.. Peygamber Efendimiz vefat edince, Ebûbekir Efendimiz'e ümmetin bey'at etmesi bunun işaretidir. Çünkü şeyh, onların işlerini çekip çevirecek bir başkandır.

SORU: Kadından mürşid-i kâmil olur mu? Ders verebilir mi?

CEVAP: Olmaz. Hocaya vekâleten, filânca hoca namına kadınlara ders tarif edebilir.

SORU: Şeyhi vefat eden bir kimse, yerine geçen vekiline mi rabıta yapmalıdır; yoksa şeyhine rabıtaya devam etse olur mu?

CEVAP: Olur. İlk şeyhini tanıdığı için, o şeyhi de mübarek bir kimse ise, ona rabıta yapabilir. Normal olan şekil, yaşayanla ilgi içine girmektir.

SORU: Bir tarikati terkedip başka bir tarikata geçmek doğru olur mu?

CEVAP: Bu, taraflara bağlıdır. Bağlandığı yerde bir sebep varsa, bir yanlışlık varsa; durması yanlıştır o zaman, elbette değiştirecek. Geldiği yer yanlış bir yerse; o zaman değiştirmesi yanlıştır, elbette doğru yerde durması gerekiyordu.

Bu gibi şeylerde ölçü bağlanılacak yerin, bağlanılacak kimsenin durumudur. O kimse hak yolda ise, o zaman ona bağlılıkta vefâ ve sebat görmek, ve ahdine sadık olmak lâzımdır. Ama yanlışsa, yanlışın mutlaka düzeltilmesi lâzım. Yanlışta vefâ göstermek olmaz. O yanlışı hemen bırakması gerekir.

SORU: Tarikat mensubu bir kimsenin başka tarikatların toplantılarına gitmesinin sakıncası var mıdır?

CEVAP: Tabii, aslında kendi kardeşlerinin toplantısı olması daha iyidir. Çünkü gafil insanların gafleti kalplere sirayet eder, akseder. Kendi kardeşleriyle toplanması uygun olur. Ama gittiği bir şehirde, mübarek olduğu belli olan kimseler bir yerde bir toplantı yapıyorlarsa, gidilebilir.

Bazıları da hırsızlık yaparlar; yâni derviş hırsızlığı yaparlar. "Sen bizim tarikata gel, daha iyi!.. Sen hocanı bırak!.." gibi sözler söylerler. Bu çeşit kötü tipleri duyuyoruz.

Bir tanesi gelmiş bana öyle diyor: "Birisi bizi çağırdı, ille benim yoluma gir dedi. Ben de, filânca yere bağlıyım dedim. O da bağlı olduğum yeri kötüledi." diyor. Dedim ki: İslâm'da kötüleme yok!.. Bak, ordan anla ki, yaptığı doğru bir şey değil! Sonra iki müslümanın arasını açmak yok!.. Bu müslüman bu hocaefendiye bağlanmış, sen onu ordan koparacaksın; bu, hırsızlık... Buna tarikatta derviş hırsızlığı derler, çok kötü bir şeydir. Alan da hayrını görmez, giden de hayrını görmez. Son derece çirkin bir iştir.

Onun dışında tabii, bir şehre gittin, yaz tatilini geçiriyorsun... Orda da bir mübârek insanlar var... İyi insanlar olduklarını duyuyorsun. Bid'at ehli değiller... Doğru, hak yolun yolcuları... Eh, o zaman gidilebilir tabii...

Normal şartlar altında, sair zamanda kendi kardeşleriyle toplantı yapmağa alışsın! Kendi kardeşlerini arasın, bulsun, kendi semtinde... Onlarla haftanın belli günlerinde toplansınlar.

Çok birbirlerinden habersiz bizim kardeşlerimiz... Eski nesiller, yeni nesillerden habersiz... Hocamız'dan ders almış olanlar sonradan ders alanları tanımazlar... Sonradan ders alanlar, evvelkileri tanımazlar. Evvelkiler camiye az gelir... Böyle bir şeyler gidiyor. Yanlış tabii... Kardeşliği çok canlı tutmak lâzım!..

SORU: Said-i Nursî Hazretleri bir mürşide bağlı mıydı?

CEVAP: O zat hakkında bir araştırmayı dün sabah okudum: "Dört sebepten ben Nakşıbendî sayılırım." diyor. Abdülkadir-i Geylânî Hazretlerine hürmetlerini bildiriyor. Fakat kendisine bir halef bırakmamış. Tabii kendisinin de intisabı olduğuna, hocalarımıza bağlı olduğuna dair ifadeleri olduğu için, "İntisabsız durdu." da demiyoruz.

Binâen'aleyh, talebeleri de intisabsız kalmamalı, bir mürşid-i kâmile bağlanmalı!..

SORU: Mürşidin muhabbetini sağlamak için mürid ne yapmalıdır?

CEVAP: Bu iki türlü anlaşılacak bir cümle olmuş:

1. "Acaba ben ne yaparsam, mürşidim beni sever?" diye soruyorsa; Peygamber Efendimiz'e en güzel tarzda uyduğu zaman en çok sevilir. Kusurları çok yaptığı zaman, ona göre sevilmez. Onun için Peygamber Efendimiz'in sünnetine uysun!..

2. Kendisinde mürşidine karşı bir muhabbet hasıl olmasını istiyorsa; rabıtaya dikkat etmesi lâzım!..

SORU: Bir mürşid-i kâmilin kasetten izlenilen sohbeti, huzurunda olan sohbetiyle aynı tesire sahib mi?

CEVAP: Değildir herhalde... Kaset başka, yüzyüze olmak başka... Eskiler demişler ki, "Mektuplaşmak, yüzyüze görüşmenin yarısıdır." Mektup yazıyorsun, nihayet uzaktan uzağa oluyor ama; yüz yüze olmak üç boyutlu oluyor, daha tatlı boyutları da oluyor yâni...

SORU: Masamın karşısına şeyhimin bir fotoğrafını asmıştım. Bir kardeşim, muhabbetle fotoğrafa bakmanın şirk olabileceğini söyledi. Bu konuda bizi aydınlatır mısınız?

CEVAP: Muhabbetle fotoğrafa bakmak şirk değildir ama, şeyhinizin fotoğrafını masanıza koymayın, duvara asmayın!.. Biz böyle bir şeyi büyüklerimizden görmedik.

Fotoğrafın caiz olup olmadığı hakkında ulemanının ihtilâfı vardır. Tabii pasaport, tapu vs. resmî işlemler için fotoğraf gerekiyor ama, başka türlü resimler pek uygun görülmüyor. Çünkü insanlar, bir zaman geçtikten sonra sonunda resimlere, heykellere tapınma durumuna kadar gidebiliyorlar.

Böyle bir durum olmaması için dinimiz bu işi uygun görmediğinden yasaklamıştır. Yasak olan bir şeyi yaparak feyiz alınamaz. O tarzda yapılmamasını tavsiye ederim.

Ama, muhabbetle resme bakmak şirk değildir. Şirk, Allah-u Teâlâ Hazretlerine ortak koşmaktır.

SORU: Bazı kardeşlerimiz şeyhimizi rüyalarında görüp, gördüklerini anlatıyorlar; onlara imreniyoruz. Biz neden göremiyoruz?

CEVAP: Bu, dervişlik vazifelerini iyi yapmakla ilgilidir.

20 Şubat 2012 Pazartesi

Hayat'üs Sahabe # 7

4-Allah Teala muhakkak ki sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz.Fakat kalplerinize ve amellerinize nazar buyurur.

Bu mübarek hadis-i şerif,insanın dış görünüşünün,oyunun posunun,dünya malının ve mülkünün Cenab-ı Hak katında bir öneminin bulunmadığını bildiren en veciz ifadelerden biridir.Evet ; şekil suret değil,yapılıp edilenler ve bir de insanın iç dünyası önemlidir.

Dünya hayatı birçok bakımdan aldatıcıdır.Bu hayat içinde önemli gözüken pek çok şey hakikatte önemsizdir.İnsanın dış görüntüsü,yüz güzelliği ve sahip olduğu mal mülk de bunlar arasındadır.Özellikle maneviyatın ve ahiret kaygılarının neredeyse tamamen göz ardı edildiği günümüzün hayat anlayışında bütün itibar bunlar üzerinde toplanmıştır.

Oysa Cenab-ı Hak bizim o çok önem verdiğimiz kalıbımıza ve malımıza değil,amellerimize ve kalbimize bakacak.Eğer işler Cenab-ı Hak rızası dikkate alınarak yapılmışsa,ibadet ve taat ihmal edilmemişse o vakit O’nun nazarında kıymetimiz olacak.Ve bir de kalbimiz.. Eğer orada güzel niyetler,güzel yönelişler varsa,sevgiler ve öfkeler Cenab-ı Hak rızasına uygunsa o kalp işe yarayacak.

[Müslim,Birr,10;İbn Mace,Zühd,9,(nr.4143);Ahmed b.Hanbel,el Müsned,2/285.]

17 Şubat 2012 Cuma

MEHDİ

SORU: Ehl-i Sünnet'te Mehdi inancı nasıldır? Mehdi inancının Şia'dan etkilenmek suretiyle Ehl-i Sünnet'e girdiği söylentisi ne derecede doğrudur?

CEVAP: Bu hususta bizim büyük alimlerimizin, hadis ve fıkıhta hakîkaten güzel bilgi sahibi alimlerimizin kitapları vardır. Rivayet edilmiş edilmiş hadis-i şerifler gösteriyor ki, Mehdi inancı Ehl-i Sünnet'e Şia'dan girmiş değildir. Mehdi hakkında hadis-i şerifler eskiden beri vardır. Hattâ, o hadis-i şeriflerden dolayı Şia'da Mehdi inancı kuvvetlenmiştir. Yâni, Şia'nın içindeki Mehdi inancı birdenbire çıkmış değil ki... Ondaki inanç da yine, Peygamber Efendimiz'in mevcut olan hadislerinin bir çeşit yorumlanmasından çıkmıştır.

Şia'nın Mehdi inancı yanlıştır. yanlışlığı akılla, mantıkla, nakille, her şeyle sabittir. Meselâ, bugün İran'da hakim olan Caferî mezhebinin mensubu, hâl-i hazırda idareci olanlarla görüştük. Ülkelerine resmen vazifeli olarak gitmiştik. Onlar davet etmişti, biz de üniversiteden görevlendirilip gitmiştik. Ordaki şahıslarla konuştuk. Bize kitaplarını verdiler, Mehdi inancı vs. hakkında... Onların mehdi inancı şudur: "Oniki imamın onikincisi olan El-İmam Muhammed el-Mehdî şu anda saklıdır.Yaşıyor, aradan binyüz küsur sene geçmiş, hâlâ sağ, saklı, çıkacak!" diye inanıyorlar. Bu inanç yanlıştır.

Ama, ahir zamanda Peygamber Efendimiz'in soyundan, adı Peygamber Efendimiz'in adı gibi, babasının adı Peygamber Efendimiz'in babasının adı gibi olan bir mübarek şahıs çıkıp müslümanları birleştirecek ve yeryüzü zulüm ve cevr ile dolmuş iken, o zulmü cevri izâle eyleyip adaletle hükmedecek!.. Ehl-i Sünnet'in inancı budur.

Şia'nın inancı mantık dışıdır. Onikinci imamı bekliyorlar. Biz karayoluyla seyahat ederken, Bağdat'ın kuzeyinde Samerra şehrine gittik. Orda uzaktan böyle pırıl pırıl, altın kubbesi ve altın kaplı minareleriyle görülen Hasan-ı Askerî Hazretleri'nin camisiymiş. Minarelerinin ucunda, bizim kurşun dötktüğümüz yerlere altın dökmüşler. Ziyarete gittik, gezdik. Muhteşem bir abide... Hakîkaten zenginlik dökülüyor her tarafından, pırıl pırıl parlıyor... Kristaller, aynalar, altınlar, gümüşler, ltınlar, gümüşler, kıymetli taşlar... Gözlerim kamaştı.

Bizim padişahların saraylarını düşündüm. İstanbul'daki en lüks gördüğümüz, bildiğimiz şeyleri düşündüm; onların yanında sıfır kalır.

Mekke-i Mükerreme'yi düşündüm, Peygamber Efendimiz'in Türbe-i Saâdet'ini düşündüm. Suudları biraz büyük binalar yaptılar, vantilatörler filân taktılar ama, ondan önceki hallerini düşündüm, gayet sade idi.

Oraları böyle altına, gümüşe, mücevhere garkedilmiş yâni... Gezdik. Millet alt katlara doğru gidiyor. Biz de alt kata kalabalıkla beraber gittik şöyle... Gittik gittik, merdivenlerden indik, bir yere geldik. Koridor gibi küçük bir oda... Dipte şişman, göbekli, sarıklı bir adam oturuyor. Köşede de mazgal deliği gibi bir yarık var...

Dedik:

"--Ne var burda, millet niye buraya kadar geldi?"

"--Muhammed Mehdi burdan gitti aşağıya!.." diyorlar.

O delikten gitmiş aşağıya, yine o delikten çıkacakmış. Sübhânallah dedik, döndük, çıktık geldik.

İnançları akılla, mantıkla, din ilimleri ile, sahih rivayetlerle uyuşacak tarzda değil... Bekliyorlar ki, gelsin... Hâlâ sağ, hâlâ gelecek... İnançları öyle... Nasıl yerleştirmişlerse yâni, bir aslı esası yok...

SORU: Hocamız Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri'nin, "Aranızda Mehdî'nin askerlerini görüyorum." dediği doğru mu?..

CEVAP: Ben duymadım, benim duyduğum bir söz değil... Sıhhatli bir şahıs söylemişse, belki demiştir.

Ben böyle rüyaları, gördümüz bazı şeyleri anlatmayı sevmiyorum. Keşiften, kerametten, istikbalden bahsetmeyi, böyle gaybî birtakım şeyleri bahis konusu etmeyi, bir de böyle efelik taslamayı sevmiyorum. Şahsen insana bazı şeyler gösterilebiliyor, bazı şeyler söylenebiliyor, şu şöyledir, bu böyledir filân diye... Nitekim, Ebû Süleyman ed-Dârânî de ne diyor: "Hadisten ve ayetten iki delil olmadıkça kalbime gelen o fikir üzerinde günlerce duruyorum." diyor.

Mehdî (AS)'ın nerde olduğu, yaşının ne olduğu, doğup doğmadığı gibi konularda çeşitli konuşmalar oluyor. Çıkmasının yakın olduğuna dair şeyler söyleniyor. Yalnız bir de, hocaefendilerin söylediği sözleri, bazı insanlar hocaefendilerin söylediği mânâya anlamıyorlar. Nitekim, bizim arkadaşlardan bir tanesi Mehdî meraklısı... Bir arkadaş Medine'ye gidiyormuş. Ona tenbih etmiş:

"--Sor bakalım ordaki tanıdıklarımıza, bir bilgi var mı?" filân diye...

O da Medine'deki arkadaşların birisine sorunca, Medine'deki arkadaş:

"--Evet var... Geçen akşam rüyamda Mehmed Zâhid Efendi'yi gördüm. O bana dedi ki: 'Falanca'ya söyleyin; hiç ben Mehdi falan tarihte çıkacak diye tarih verdim mi?.. Vermedim!.. Ona selâm söyleyin; o şu tarihi veriyor, bu tarihi veriyor... Ben tarih vermedim!' dedi." demiş.

"Tamam, çok güzel bir işareti almış." dedim. Demek ki, Hocamız tarih verilmesinden, rakam verilmesinden memnun olmamış.

Meselâ, benim de bir gece --hiç ilgisi yokken, akşam o konuşulmamışken, o günlerde zihnimde yokken-- rüyamda çok kesin bazı bir şeyler söylediler. Ama ben kimseye bir şey söylemek istemiyorum şu sırada...

Demiş olabilir, tutabilir, içimizdeki bazı kimseler belki onun askeri olabilme durumunda olabilirler. Ama bazıları Mehdî'nin askeri olacağız derken, şairin bir sözü var:

Gökte yıldız ararken nice turfa müneccim,
Gafletle görmez kuyuyu rehgüzerinde...

Mânâsı şudur ki: "İlm-i nücûma hevesli, astronomiye yeni öğrenci olmuş, müneccim olacak, yıldızlarla ilgili bilgileri öğrenip camide muvakkit olacak vs... Turfa müneccim demek; yâni tâze, yeni müneccim... 'Kutup Yıldızı bu muydu? Çoban Yıldızı bu muydu?' filân diye gökte yıldız ararken, nice tâze müneccim, gafletirnden ayağının ucundaki çukuru görmez." diyor şair... Önüne bak mübarek!.. Gökteki yıldıza bakacağına, bastığın yere bak!..

Bu şakanın arkasından şuraya getirmek istiyorum: Bazıları Mehdî'yi beklemekten, şeyhe bağlılığı terkediyorlar. Öyle yağma yok... Öyle saçma iş de yok... Yâni, sen önündeki kuyuyu görmezsen, cump diye kuyuya düşersin... Kafan gözün duvarlara vurur, kanar... Aşağıdan da belki çıkaramazlar seni... Onun için, yukarıda yıldız arayacağına, önüne bak!..

Ben bazı arkadaşlara şöyle dedim: "Mehdi çıkacak!.. Tamam, çıkınca haber alırsak, Allah'ın izniyle hep beraber gideriz, tabi oluruz. Çünkü, tâbî olmak emrediliyor. Tâbî oluruz çıktığı belli olunca..." Peki, Mehdî çıkmamışken niye şu günkü vazifelerini yapmıyorsun? Daha çıkmamış!.. Çıkmamışken, niye şu anda üzerine borç olan vazifelerini yapmıyorsun?..

Tekkeye gelmez, vazifeleri yapmaz, bağlantısının hiç esâmesi, emâresi yok... Sen mürid misin, değil misin?.. Çıktın mı, girdin mi, batın mı?.. Ne oldun, belli değil...

Böyle bir takım şeyler oldu. Ben bazı arkadaşlara dedim ki: "Bakın Mehdî kıyamet alâmetlerinden birisidir, çıkacak. Onun zamanında yaşayan insanlar, (Velev habven ales selci) buz üzerinde emekleyerek dahi olsa, ona ulaşıp, onun askeri olmaları lâzım!.." Hadis-i şerifte böyle buyruluyor. "İsmi Peygamber Efendimiz'in ismine benzeyecek, babasının ismi Peygamber Efendimiz'in babasının ismine benzeyecek, sîmâsı Rasûlüllah Efendimiz'e benzeyecek..." Evsafı şudur, budur diye hadis-i şeriflerde bildirilmiş, bu konuda kitaplar da neşredilmiş. Bu bir kıyamet alâmetidir netice itibariyle ama, Peygamber (SAS) Efendimiz buyuruyor ki:

(İzâ mâtel insânü fekad kàmet kıyâmetehû) "İnsan kendisi öldü mü, onun kıyameti kopmuştur." Ne Mehdî kaldı, ne başka bir şey!.. Öldü mü, bitti, onun kıyameti kopmuş demektir.

Onun için, ölüm bize daha yakın olduğundan, dervişlikte biz Mehdî için telâştan daha çok ölüme hazır olmalıyız. Hemen ölecekmiş gibi hazır olmalıyız. Bu da, gafil olmamayı, görevleri ihmal etmemeyi gerektirir.

Dünün dervişi olan nice insan, bugün sapır sapır dökülmüştür, dervişlikten çıkmıştır. Dervişlikten düşmüştür. Dervişliğe uygun olmayan duruma gelmiştir. Bir takım şeyler yapacağız diye tasavvufu, tarikatı inkâr durumuna gelmiştir. Kuş kadar beyni ile, şu kadarcık bilgisi ile bu duruma gelmiştir. Bunlar yanlıştır. Mehdî sevgisi hepimizin içinde vardır. Mehdî'ye bağlanmak arzusu hepimizin arzusudur. Ama, durum böyledir.

SORU: "Hazret-i İsa (AS) ve Mehdî (AS) gelmiştir." deniliyor; bu doğru mu?

CEVAP: Doğru değildir. Bu çeşit sözler çok söyleniyor. Ben geçen senelerde hatırlıyorum, Amerika'da basılmış bir gazete getirdiler bana... Koca bir sayfa, "İsa geldi." diye yazıyor. Bunu böyle hristiyanlar yapıyorlar.

Mehdi (AS) hakkında da bu çeşit söylentiler çok oluyor. Kimisi de, "Ben Mehdî'yim!" diyor. Bunlar doğru değildir. Mehdî (AS) zuhuruna kadar, Mehdî olduğunu kendisi bile bilmeyecek. En sonunda Mekke'de anlaşılacak, insanlar kendisine bey'at edecekler. Çıkmıştır filân gibi sözler bir esasa dayanmıyor. Gayr-i ciddî rivayetler oluyor.

Hayat'üs Sahabe # 6

3-’Amentü Billah’de,sonra da dosdoğru ol.

‘Amentü Billah’demek,’Allah(c.c)’a inandım ‘ demektir.Bu mübarek hadis-i şerif bize Cenab-ı Hakk’ın varlığına birliğine iman ettikten sonra ikinci önemli hususun doğruluk olduğunu haber vermektedir.Buradaki dosdoğru olmak,her durumda,niyette ve işte dürüstlük ve istikamet sahibi olmaktır.O istikamet de Cenab-ı Hakk ‘ın emir ve yasaklarına riayettir.

Hz.Peygamber(s.a.v) Efendimiz bir başka hadis-i şerifinde de : ”Doğruluktan ayrılmayın.Doğruluk iyilikle beraberdir ve ikisi de cennettedir.”buyurmuştur.Ayrıca doğruluğun iyiliğe iyiliğin de cennete götüreceğini bildirmiştir.

”Ok gibi doğru ol da yaydan kurtul.Çünkü her doğru okun,yaydan fırlayacağına şüphe yoktur.”der Hz.Mevlana k.s.. Böylece ancak doğruların hedefe varacağını anlatır.Şeyh Sadi Şirazi de ; ”Doğru sözlünün hataları bağışlanır.Yalancılıkla tanınan birinin doğru söylediklerine inanılmaz.”der.

[Müslim,İman,62;İbn Hıbban,es-Sahih,nr.942]

16 Şubat 2012 Perşembe

Hayat'üs Sahabe # 5


2-Rahmetim Gazabımı Geçti

Bu hadis-i şerif bir ‘kudsi hadis’tir.Yani mana bakımından Cenab-ı hakk’a,sözleri bakımından Hz.Peygamber s.a.v Efendimiz’e aittir.

Cenab-ı Hakk hem rahmet hem de gazap sahibidir fakat rahmeti gazabından cok daha geniştir.Zira O gafur ve rahimdir,kullarına cok merhametlidir.Rahmeti ile dünyada bütün kullarına nice nimetler bahşeder,ahirette de miminleri mükafatlandırır.İlahi adaletinin bir tecellisi olarak da,nankörlere ve kötülere gazap eder,onları cezalandırır.

Allah Teala’nın rahmeti sürekli ve herhangi bir sebebe bağlı olmaksızın bütün mahlukata yağıp durmaktadır.Fakat gazabı sadece hak edenedir.Bu da O’nun sonsuz rahmetinin tezahürlerinden biridir.Kur’an-ı Kerim’de ; ” Eğer şükreder ve İman ederseniz Allah sizi niye azaba uğratsın ? ” buyuruğu gibi ” Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin ; çünkü Allah bütün günahları affeder.” müjdesini de lütfetmiştir.

[Buhari,Tevhid,15,22,28,55,Bedü'l-Halk,1;Müslim,Tevbe 14,(nr.2751);Tirmizi,Deavat 109,(nr.3537]


14 Şubat 2012 Salı

1-Cennetin Bedeli ” La İlahe İllallah ” tır..

” Cennetin Bedeli var mı ? ” diye sorulduğunda,Hz.Peygamber s.a.v Ewfendimiz bu hadis-i şerifte zikredilen cevabı vermişlerdir.

” La ilahe İllallah :Allah’tan başka ilah yoktur ” sözü kelime-i tevhittir veMüslümanlığın giriş kapısıdır.Bu söze alemlerin mutlak hakiminin Allah oldugu,gerçek hükümranlığın sadece O’na ait bulunduğu kabul edilmiş olur.Bu bakımdan kelime-i tevhit,Cenab-ı Hakk’a teslimiyet ve itaat sözüdür.Bu mübarek hadis-i şerif,,ebedi mutluluk yurdu olan cennetin bedelinin işte bu teslimiyet ve itaat oldugunu bize bildirmiş oluyor.

Hz.Peygamber s.a.v Efendimiz başka bir hadis-i şeriflerinde,kalbinde zerre kadar imanı olanın mutlaka cennete gireceğini haber vermiştir.Fakat bu çeşit müjdeli hadisler,ibadeti,tevbeyi terk veya tehir etmeyi gerektirmez.Çünkü önemli olan son nefesi imanla teslim etmektir ve bunun da salih amellerle bezenmiş bir ömür sürmekle mümkün olabildiği bildirilmiştir.

[Süyuti,el-Camiu's-Sagır,nr.3560;Hatib el-Bağdadi,Tarih,1/270;İbn Adi,el-Kamil,6/348.]

Hayat'üs Sahabe # 3