3 Kasım 2011 Perşembe

ÇEŞİTLİ SORULAR

SORU: Hilâfet, babadan oğula geçebilir mi; İslâmî olan hangisidir?

CEVAP: Hilâfet, babadan oğula geçme tarzında olmaz!.. Böyle bir kaide yok...

Hazret-i Ömer'e dediler ki: "Bak sen vefat etmek üzeresin, ruhunu teslim etmek üzeresin; oğlunu geçirelim yerine!" dediler. Ona razı gelmedi.

Hall ü akd erbâbı olan havâs-ı müslimîn seçer de, tesadüfen onun oğluna denk gelirse; olur. Ama öyle babadan oğula geçmesi yoktur, bid'attir, doğru değildir. Müslümanların serbest olarak seçmesi lâzım!..

SORU: Osmanlı'yı Osmanlı yapan ırk mıdır?

CEVAP: Osmanlı'yı Osmanlı yapan İslâm terbiyesidir. Bizim beğenmemize sebep olan da odur. Yoksa, müslüman olmadıktan sonra, gideriz Fransız'ı beğeniriz, İngiliz'i beğeniriz. Başka milletlerin başka şeylerini beğeniriz. Biz Osmanlıları müslüman oldukları için beğeniyoruz. Kur'an'ı ve Rasûlullah'ın sünnetini iyi anlayıp, yaşadıkları için beğeniyoruz.

Bu mübarek topluluğun içinde de her çeşit insan var... Balkanlar'dan gelmiş Boşnak, Pomak kardeşlerimiz var... Bulgardan dönme, Yunandan dönme, Sırptan dönme kardeşlerimiz var... Geliyor, görüyoruz, tanıyoruz. "Ben Sırp idim, anam babam hristiyan, ben müslüman oldum." diyor. Öpüb başımıza koyuyoruz, başımızın üstünde yeri var...

Kafkasya'dan gelmiş Çerkes, Abaza kardeşlerimiz var... Irak'tan gelmiş olanlar var... Kırım'dan gelmiş Tatar kardeşlerimiz var... Kıbrıs'tan gelenler var, Kuzey Afrika'dan gelenler var... Hareme zenci olarak gelmiş, başı kıvırcık saçlı, yüzü esmer olanlar var, Bilâl-i Habeşî gibi... Hepsi başımızın tacıdır.

İnsanı insan eden, sultan eden müslümanlığıdır, imanıdır; başka bir şey değildir. Babasının oğlu olsa bir insan; müslüman olmadıktan sonra insan sevemiyor. Bakıyorsun, "Evet, benim akrabamdır ama, gittiği yol yanlıştır." diyorsun, evine gitmek istemiyorsun, sözünü dinlemek istemiyorsun. Çünkü zulüm yapıyor, haksızlık yapıyor... Çeşit çeşit şeyler yapıyor.

SORU: Zengin bir müslümanın cami yaptırması mı efdaldir yoksa, yoksullara yardım etmesi mi daha efdaldir?

CEVAP: Cami yaptırmanın sevabı hakkında çok hadis-i şerifler var... Bir fakirin ihtiyacını görmek hususunda da teşvikler var... Burada ikisi de hadis-i şeriflerde medhedilmiş ama, şöyle bir cevap verilebilir: Bir yerde cami varsa, yakın bir tarafa ikinci bir cami yapacağına, parasını ordaki başka bir hizmete tahsis etsin!..

Ama hiç cami olmayan bir yerde, cami çok önemli!.. Müslümanların toplaşma yeridir, sosyal merkezidir. O öncelik kazanıyor. Fukaranın ihtiyaçlarının giderilmesi bile camide olacağından, orda cami yapmak öncelik kazanabilir.

Yerine göre, aklını basiretini kullanacak müslüman; ona göre hareket edecek. Yerine göre hüküm değişiyor.

Bazan, yerine göre hükmün değişmesinin misali nedir?.. Peygamber Efendimiz bir seferde, "Oruç tutmayın!" dedi. Sahabenin bir kısmı oruç tuttular, bir kısmı tutmadılar. Oruç tutanlar sıcakta bayıldılar; oruç tutmayanlar sağlam kaldılar, hizmet ettiler. Ötekilere su taşıdılar, onlara yardımcı oldular. Peygamber Efendimiz (SAS): "Bu sefer, oruç tutmayanlar sevapları aldı, götürdü. Onlar kazandı" dedi. Halbuki, oruç tutmak sevaplı bir ibadet ama, "Bu sefer tutmayanlar kazandı." dedi. Neden?.. Onlar dinç oldular, iş gördüler; onun için... Yerine göredir yâni bu iş...

Bizim büyüklerimiz de demişlerdir ki: "Hizmet esastır. Hizmetin olduğu yerde nafile ibadeti bırakır, hizmete koşarız!" Böyle demiş büyüklerimiz... "Nafile ibadet etmekten, bir müslümanın hizmetine koşmak daha önde gelir." demişler.

Gözünü açacak müslüman... Hangi zamanda neyi yapmasını gerektiğini düşünerek, onu yapacak!..

SORU: Dilenciye para vermek sevap mıdır?

CEVAP: Dilenciye para verilir. Peygamber (SAS) diyor ki: "İsteyen kim olursa olsun, at üstünde gelse bile verin!" diyor. Verildiği zaman sevap olur amma, dilencileri gruplara ayırmak lâzım!.. Bu devirde bu işin tüccarları türedi. Baktın, işin tüccarıysa, gerçekten ihtiyacı yoksa, vermeyebilirsin. Gerçeğini, hakîkisini bulmağa gayret edersin. Bu adam sahtekârdır diye içinde tam bir his belirmiyorsa, o zaman küçük büyük bir şey verirsin. Vermeyi teşvik ediyor Peygamber (SAS)... Verince de sevap olur.

İçkiye harcarsa, kumara harcarsa, zinaya harcarsa... Burda dilenip, gidip şurda meyhanede içecekse, ona verilmez tabii... Bazısı cami kapısında cemaati ayartıyor, parayı topluyor. Ondan sonra gidiyor, günahını işliyor. Öyle olanlara vermemek lâzım!..

SORU: "Düşmanın silâhıyla silâhlanın!" sözü bir hadis midir?

CEVAP: Bu ayet-i kerime mealidir:

(Ve eiddûlehüm mesteta'tüm min kuvvetin ve min ribâtil hayli türhibûne bihî adüvvallahi ve adüvveküm) "Gücünüz yettiğince düşmanlara karşı hazırlanın, güç kuvvet hazırlayın, silâh hazırlayın! Binek hayvanları, süvariler hazırlayın!.." O zamanın şartlarına göre böyle ifade edilmiş. Bu Kur'an-ı Kerim'in emridir.

SORU: Mevlâ nasib ederse hacca gideceğim. Tavsiyeniz otobüs mü, uçak mı?..

CEVAP: Benim âcizâne kanaatim, uçakla gitmeyi tavsiye ederim. Uçakla gitmenin daha iyi olduğu kanaatindeyim. Şu bakımdan: Gidiyorsun, yorgun olmadan, hasta olmadan ibadet edeceğin yere varıyorsun. Bir hafta yolda geçeceğine, bir hafta orda fazla ibadet ediyorsun. Yüzbin misli sevap Mekke'de... Medine'de bin misli sevap... E orada sevabı fazla kazanmağa bakmak daha iyidir. Çünkü biz oraya ibadete gidiyoruz.

--Hocam bir de Şam'ı göreyim, bir de Bağdad'ı göreyim...

--Tüccar mısın, turist misin?.. Abid misin, hac mı yapıyorsun, umre mi yapıyorsun, gezi mi yapıyorsun?..

Eğer ibadet düşünüyorsan, durumun müsaitse uçakla gitmek daha iyi... İnsan sıhhatle gider, yorulmadan orda ibadetine girişir. Çok ibadet yapar, kârlı döner. Yüzbin misli... Mekke-i Mükerreme'de kılınan bir namaz, başka yerde kılınanın yüzbin misli... Az değil...

SORU: Kafeste kuş beslemenin bir sakıncası var mıdır? Ayrıca evde beyaz güvercin beslemenin hükmü nedir?

CEVAP: Kafeste kuş beslemek, hürriyetini tahdit olduğu için, pek tatlı bir şey olmuyor. Ama, "O kuşlar zaten kafes kuşudur. Çıkarsa kediler parçalar." diye biraz müsaade eden kimseler, alimler de var...

Takvâya uygun olan cihet; "Hiç bir mahlûkun hakkını geçirmemek, hiç bir kimseyi hapsetmemek gibi gibi düşünerek, beslemese daha iyi olur." diyebiliriz.

SORU: Evde bir hayvan beslemek istiyorum; en güzel uygun olan hayvan hangisidir?

CEVAP: Köpek yasaktır. Efendimiz, evde köpek beslemeyi yasaklamış. Kedi olabilir. Kedi hakkında müsbet bir şey var... O da tabii fare, böcek vs.ye karşı evi korumuş da olabiliyor. Kuş mekruhtur. Çünkü, kafesin içine sokuluyor, hürriyeti tahdit edilmiş oluyor. Süs balıkları herhalde normaldir. Zâten onların dünyası o...

Koyun, keçi, sığır gibi şeyler beslemek hadis-i şerifte tavsiye edilmiştir. Çünkü, berekettir evde bunlar... Sütü olur, eti olur, yavrusu olur. Mümkün olsa, evlerimiz bahçeli olsa da hep beslense...

Tavuk beslenebilir. Tavuğun yumurtası vardır. Horozun bereketi vardır. Namaz vakitlerini nasıl bilir, sahurda nasıl kaldırır mübârek... Öter. Mübarek bir hayvandır horoz... Bunlar beslenebilir.

SORU: "Hiç ölmeyeceğini sanan bir insanın iş yapmasıyla çalış, çabala, iş yap; yarın öleceğinden korkan bir insanın korkusuyla müteyakkız bulun, korku üzere bulun!" sözünün hadis olmadığı söyleniyor; bizi bu konuda aydınlatırsanız memnun oluruz.

CEVAP: Beyhakî bu sözü Hazret-i Ömer RA'den rivayet etmiştir. Hazret-i Ömer de Peygamber Efendimiz'in sahabesindendir. Onun kendi sözü de olsa, bizim için kıymet ifade eder. Çünkü, sahabenin sözüdür; ona eser diye tabir ediliyor, o da bir kıymetli malzemedir bizim için... Ama sahabenin bazan Peygamber Efendimiz'den duyduğu şeyi nakletmesi vardır. Yâni kendiliğinden söylemez onu, Efendimiz'den duyduğu bir şeye göre söyler.

Bu mânâyı ifade eden ve hadis olan rivayetler de vardır. Bu Hazret-i Ömer'in sözüdür amma, Peygamber Efendimiz'in sözü olarak da bu mânâda rivayetler vardır. Mânâ olarak çok güzeldir, doğrudur. Hiç ölmeyecekmiş gibi çalışacak, yarın ölecekmiş gibi de uyanık olacak, takvâ ehli olacak!..

SORU: Sohbet toplantısı başlamış ise, toplantıya girerken yine selâm verilir mi?

CEVAP: Verilmez. Vaaz verilirken, Kur'an-ı Kerim okunurken, konuşma başlamışsa selâm verilmez. Ancak oturduğu yerde yakınlarına, ortalığı karıştırmayacak şekilde, hafifçe verebilir.

Abdest alırken, Kur'an okurken, namaz kılarken, böyle vaaz verilirken, ezan okunurken selâm verilmez.

SORU: Malazgirt ovası üzerindeki Sübhan Dağı'nın üzerinde bir su kuyusu varmış. Olduğu yerde kaynarmış ve kabarırmış, dışarıya taşmazmış. Bir kokusu varmış. Suyu kullanılmazmış. Buraya cehennemin bacası diyorlarmış. Böyle bir şey olabilir mi; bizi aydınlatırsanız memnun oluruz.

CEVAP: Sübhan Dağı cehennemin bacası değildir. Öyle şey olmaz, aslı esası yok... Sübhan dağı bir yanardağdır. Ağrı Dağı da bir yanardağdır, ondan daha yüksektir. İran üzerinde daha başka yanardağlar vardır, daha yüksektir. Tibet'te daha yüksek dağlar vardır, onlar sekizbin küsür metredir. Herbirisi birer bacadır. Yeryüzünün derinliklerindeki mağma tabakasının eriyen madenlerinin toprağın zayıf tarafından dışarı fışkırması, yanardağ dediğimiz şeydir. Cehennemin bacası değildir.

Ama öyle kuyu vardır, öyle acı suyu vardır. Yanardağ üzerinde bir kuyu olabilir. Kaynar su da olabilir.

Bursa'nın Uludağ'ı da bir yanardağdır. O Uludağ'ın eteğinden sıcak sıcak sular çıkıyor. Kimisi kükürtlü, kimisi demirli, kimisi başka madenlere sahip... Kimisi romatizmaya iyi geliyor, kimisi içmeye iyi geliyor. Allah'ın bir lütfu veyahut bir ibretidir bunlar...

SORU: Falanca yerde muhtar adayı olmayı düşünüyorum. Bu konuda çevrem beni teşvik ediyor. Fakat, görüşlerinize muhtaç olduğumdan durumumu size arzediyorum; ne emredersiniz?

CEVAP: Arkadaşları, çevresi kendisine rica ediyorlarsa, hizmetten kaçmak doğru olmaz. Kendisi talib olursa, bereketi olmaz da; başkaları teklif ederse, hayrı ve bereketi olur. O zaman hizmete koşsun, hayırlı hizmetler yapmayı Allah'tan istesin.

SORU: Bir insana vesvese geldiği nasıl anlaşılır? Bu tip vesveselerden dolayı kişi Allah'a hesap verecek midir?

CEVAP: Vesvese, insanın içine takılan bir söz veya fikirdir. İki de bir de "Şu şöyle, şu şöyle..." diye aklına geliyor, onu rahatsız ediyor. Şeytandan gelir: "Şunu şöyle yap... Şunu şöyle yap..." diye. Veya nefisten gelir: "Şunu istiyorum, şunu istiyorum... Şu şöyle olsa, ah kavuşsam..." filân tarzında... Tabii bunların hepsinin karşısında müslümanın yapacağı: Allah'ın emrine göre hareket etmek, nefsine hakim olmak, şeytana uymamaktır.

Vesvese bir de, "Acaba benim abdestim kaçtı mı?.. Acaba namazım oldu mu?.." vs. tarzındadır. O zaman da zann-ı galibine göre hareket edecek ve aşikâre bir şekilde, çok net olarak bir şey olmadıysa, vesveseye itibar etmeyecek. Tereddüt mü ediyorsun, kesin bilmiyor musun; kaçmadı o zaman... Tereddütle abdest bozulmaz.

SORU: Akşam, yatsı ve sabah ezanları okunurken, bazı köpekler garip bir ses çıkarıyorlar. Acaba bununla ilgili bilgi verebilir misiniz?

CEVAP: Hayvanlar bizim görmediğimiz bazı şeyleri görürler, bizim duymadığımız bazı şeyleri duyarlar. O bakımdan, onların o seslerinin bazı mânâsı olabilir. Hayırları isteyin, şerlerden Allah'a sığının!..

SORU: Çingenelerin aslı nereden gelmiştir, bunların ibadetleri kabul olur mu?

CEVAP: Çingenelerin aslıyla ilgili iki rivayet vardır: Birisi Hint tarafından geldikleri, birisi de Mısır'dan, Firavun'un kavminden geldikleri tarzındadır. Hâlâ Mısır'da o eski dine bağlı olanlara Kıptî derler. Egypt, Mısır demek... Kıptî sözü Mısır'la ilgili oluyor. Mısır'ın o Firavunlar zamanındaki kavminin artıkları, hâlâ var... Çingeneler o sülâleden gelmiştir deniliyor.

Bir rivayete göre de Hindistan'dan gelmişlerdir. Seyahat ede ede bu taraflara gelmiş, yürümüş gitmişlerdir deniliyor. İspanya'da çok oldukları, kendilerinin kraliçelerinin olduğu da söyleniyor.

Bir insan kelime-i şehâdet getirirse müslüman olur. İbadet ederse, imanına göre ibadeti kabul olur. Hangi soydan, ırktan olursa olsun, farketmez. İslâm'a girmesi, bir insandan eski kusurları, günahları kapattırır, örttürür. İslâm'a giren insan, iyi insan olur. O bakımdan, onun da ibadeti makbuldür. O da yolunda sebat eder, doğru giderse, Allah'ın mükâfatlarına erer.

SORU: Bir müslümanın zengin olmasını ve çok rahat içinde yaşamasını anlayamıyorum. Birmüslüman lüks içinde yaşayabilir mi?..

CEVAP: Peygamber (SAS) buyuruyor ki: "Allah verdği nimetin eserini kulu üzerinde görmeyi sever." Bir nimet vermişse, para pul vermişse; tabii onun yaşamı parasız pulsuz, o nimet verilmemiş insandan biraz farklı olabilir ama, burda ölçü israfa düşmemektir. İsraf etmeden mâkul ölçüler içinde yaşamaktır. Parasının gerektirdiği hayrını, hasenâtını da yapmaktır.

İslâm'da lüks, lüzumsuz şatafat için yapılan harcama doğru değildir.

SORU: Av yapmanın ahmaklık olduğuna dair bir hadis-i şerif var mı?

CEVAP: Av meşrûdur. Av hakkında, yapıyabileceği hakkında, nasıl yapılacağı hakkında ayetler vardır. Tabii, olabilir ki bazısı keyf için yapıyordur bu işleri; onlar doğru olmayabilir.

SORU: Bir milletvekilinin torpiliyle bir işe girdim. Acaba işe girmeyenlerin hakkı bana geçer mi?..

CEVAP: Evet geçebilir ama, Türkiye'de o kadar yaygınlaştı ki bu şey... Normal, meşrû haklar bile rüşvetsiz, torpilsiz alınamaz duruma geldi. Tabii, hak geçer. Sıranın başında en liyakatli bir insan varken, birisi torpille onun önüne geçiyor. Binâen aleyh, hakkı geçiyor. Adaletle hareket etmeğe gayret etmek lâzım!..

SORU: Kısmet bağlamak diye bir şey var mıdır?

CEVAP: Kimse kimsenin kısmetini bağlayamaz. Kısmet Allah'ın kaderidir. Kısmet bağlamaya kimsenin gücü yetmez. Öyle bir şey yoktur.

Bütün işleri olduran Allah'tır. Kader ve mukadderat Allah'ındır. Kimse ona bir şey yapamaz. Onun için, Allah yardımcısı oldu mu bir insanın, sihir tesir etmez, büyü tesir etmez, kısmet bağlamak tesir etmez. Bunlar, yapanlara günah yükler, ama üzerine yapılan kimseye zarar vermez. Allah'a sığının, hiç bir şey olmaz.

SORU: Bazıları Yavuz Sultan Selim için, Avrupa duruken Mısır'a ve müslüman ülkelere yönelmesini eleştirerek, "O zalim bir padişahtı." diyorlar. İzah eder misiniz?

CEVAP: Tabii, müslümanın müslümanla savaşı doğru değil; bunu biliyoruz. Ölen de, öldüren de tehlikededir. Müslümanın müslümanla savaşmaması lâzım!.. Ama, tarihteki çeşitli savaşların neden, nasıl yapıldığını iyice tahlil etmek icab ediyor. Yapılan savaşın kim tarafından çıkartıldığını ve ne maksatla çıkartıldığını araştırmak lâzım!..

Meselâ, zulme uğrayan, hücuma uğrayan kendisini savunacak; bu normal... Bu gibi durumlar olabilir.

Esas itibariyle, eskilerin hakkında biz hüküm verecek değiliz. Çünkü, zamanımızın meselelerini bile doğru değerlendiremiyoruz. Adamları tanımıyoruz.

SORU: Bir işin sonu hakkında, "İyi de olabilir, kötü de olabilir." diye aklımıza geliyorsa, nasıl davranmalıyız?

CEVAP: O zaman danışsın! Yâni, kendisi karar veremiyor, kararsız Kasım durumuna düşüyor. O zaman üç-beş kişiye danıştıktan sonra, istişârenin sonucuna uysun!..

Bu durumlar olabilir. Birbirine yakın meselelerde nüansları ayırmak mümkün olmaz, karar da veremez bazan insanlar... O zaman aklı eren insanlara danışmak; istişare diyoruz buna, meşveret yapmak diyoruz. Bu İslâmî bir şeydir, bunu tavsiye ederim.

SORU: İskender Paşa hakkında bilgi verebilir misiniz?

CEVAP: İskender Paşa, Fatih'in oğlu II. Bayezid'in en sadık vezirlerindendir. İtimadlı veziri, komutanı olduğu için, kendisi İstanbul dışına gittiği zaman, bu zâta emanet edermiş şehrin yönetimini... Demek ki, has, halis, güvenilen itimadlı bir kimse imiş. Trabzon'da da bu tarihlere yakın bir İskender Paşa Camii var... Belki Trabzona da gitmiş, oralara da böyle camiler filân yaptırmış.

Muhtelif yerlere hayrat ü hasenâtı olan itimadlı mübarek bir zât ki, asırlar geçtikten sonra Hocamız (Mehmed Zâhid Kotku) gibi bir zât, caminin cemaati kesilmişken, kurşunları çalınmağa, sökülmeğe başlamışken buraya (İskender Paşa Camii'ne) imam tayin oluyor; ondan sonra, o mübârek zâtın nice nice defalar duasına mazhar oluyor. Camisi genişliyor, büyüyor, canlanıyor, İstanbul'un en faal camilerinden birisi haline geliyor; nice nice hayırlar, ibadetler, taatler yapılıyor. Bunlar da bu zâtın bir mânevî mazhariyeti olduğunu gösteriyor.

Hocamız nereye gitse, orada hatm-i hâcegânı yaptıktan sonra dua ederken, sâdât ve meşâyihimizin adını zikrederdi, arkasından İskender Paşa'ya da dua ederdi. Yâni, Ankara'da da olsa, Konya'da da olsa bu İskender Paşa'yı unutmazdı. Ben de imrenirdim bu adama...

CUMA NAMAZI

SORU: Türkiye'de cuma namazı kılınır mı?

CEVAP: Türkiye'de de cuma namazı kılınır, Almanya'da da kılınır, Fransa'da da kılınır, Belçika'da da kılınır... Tarih boyunca Bizans'ta da kılınmış, başka ülkelerde de kılınmıştır. Cuma namazı kılacak kadar bir kalabalık, bir yerde toplanır da kılabilirlerse, cuma namazı kılarlar. Memleket kâfir memleketi, mü'min memleketi, şu veya bu, ne olursa olsun kılınır muhterem kardeşlerim!

Cuma ile oynamayın!.. Cuma namazı önemli bir namazdır, oyuna gelmez!.. Üç defa cumayı kılmayanın kalbi bir mühürlenir; kafası ondan sonra doğru düzgün çalışmaz olur. Feleğini şaşırır, ne yapacağını bilemez, doğruyu göremez. Kalbi mühürlendi mi, gönlü mühürlendi mi, çok fena duruma düşer insan... Cuma namazını kılın!..

Allah-u Teâlâ: "Benim huzuruma geldiniz, namaz kıldınız. Ben size:

(Yâ eyyühellezîne âmenû izâ nûdiye lis salâti min yevmil cumuati fes'av ilâ zikrillâhi ve zerül bey') 'Ey imân edenler! Cuma günü namaza çağrıldığınız zaman, alışverişi bırakın da benim huzuruma gelin!' diye emretmişim. Ondan sonra huzuruma gelmişsiniz, namaz kılmışsınız, ben sizi cezalandırır mıyım?" demez mi?.. Allah'ın huzuruna gelip, camiye gelip namaz kılmak ceza mevzuu olur mu?..

--Efendim, rejim kâfir rejimiyse, şöyleyse, böyleyse?..

--O iş başka... "Almanya'da bile kılınır." diyorum anlasana!.. Almanya'da bile kılıyorlar, kabul olmuyor mu?.. Fenâ mı oluyor, Almanya'da kardeşlerimizin gidip de camilerde namaz kıldığı?.. Çok iyi oluyor.

Bizans'ta da kılmışlar. Arap Camii'ni daha İstanbul fethedilmeden önce yapmışlar da orda cuma namazı kılmışlar. Her yerde kılınır, fırsatı buldu mu, kılınır.

Cuma namazı konusunda bazı sözler çıktı, kimisi kılınmaz dedi, herkesin aklı karıştı. Kimisinin de keyfine uygun geliyor, zaten kılmakta zorluklar var; "Kılmayalım!" deyiveriyorlar. Bir de ona ibadet süsü verildi şimdi, bu devirde... Bazıları o havaya girdiler ama, sonra çoğu helâk oldu. Yavaşladı, azaldı bu akım ama, hâlâ bazı şeyler olabiliyor.

SORU: İslâm alimleri niçin cuma meselesini kendi aralarında halletmiyorlar?

CEVAP: Halledilmiş bir mesele... Bizce halledilmemiş bir tarafı yok... Gazetelerde yazıldı; büyük, itibarlı hoca efendiler "Cuma namazı kılınır." diyorlar. Yâni ittifak var, halledilmiş durumda... Kılınmaz diyen bir kimse bilmiyorum ben... Bazı kimseleri söylüyorlardı, "Şu hoca kılınmazmış demiş." filân diye soruşturduk; "Yok hocam, o da demiyor." dediler.

Tek tük istisnâî bazı kimseler olabiliyor. "Rejim küfür rejimi olduğundan kılmayalım!" filân diyorlar ama, rejimin öyle veya böyle olmasıyla bu işin bir ilgisi yoktur. Bu hususlar fıkıh kitaplarına dayanarak, kaynaklara dayanarak çözümlenir.

Bizim --Allah selâmet versin-- Ekrem Hoca bir kitap yazmıştır cuma namazı hakkında, şöyle bir parmak kalınlığında... Halledilmiş bir konudur. Kardeşimiz, o Ekrem Doğanay'ın cuma namazıyla ilgili kitabını okursa, daha geniş bilgi edinebilir. Gayet güzel fıkhî delilleri de toplamıştır.

Halledilmemiş bir mesele değildir, cuma namazı kılınır. Cuma namazınızı kılın!.. Almanya'da da olsanız kılın, Fransa'da da olsanız kılın!.. Çünkü ben Fransa'ya gittim; orda birçok camilerde cuma namazı kılınıyor. Kıldım ve huzur içinde elhamdü lillâh... Kabul olmadığına dair içimde hiç bir tereddüt belirmedi. Fransa'da da kılınır, Almanya'da da kılınır, Türkiye'de de kılınır, başka yerde de kılınır. "Armudun sapı, üzümün çöpü..." dersen, aç kalırsın; ayvayı yersin o zaman...

SORU: "Bu memlekette cuma namazı kılınmaz!" diyenler var; ne buyurursunuz?

CEVAP: Cuma namazı kılınır. Peygamber Efendimiz'in Mekke'de bulunduğu sırada, müslümanlar daha Medine'de hakim değilken, daha cuma suresi inmeden, sahabe Medine'de cuma namazı kılarlardı. Peygamber Efendimiz Medine-i Münevvere'ye hicret ettikten sonra, henüz daha hakimiyet tamamen müslümanların eline geçmeden, Medine-İ Münevvere'ye doğru giderlerken, Kuba mescidinde Cuma suresi nazil oldu. Orda topluca cuma namazı kıldılar.

Onun için, Peygamber Efendimiz'in zamanında da, ondan sonraki zamanlarda da, müslümanların grup teşkil edebildiği yabancı ülkelerde de --meselâ Bizans'ta Konstantıniyye'de-- cuma namazı kılınmıştır. Halen Avrupa'da, Amerika'da, bir çok yerde, hakimiyet müslümanlarda olmadığı halde cuma namazı kılınıyor. Caizdir, kılınır. Allah kabul etsin, ecirleri çok olsun... Müslümanlar haftada bir toplanmış oluyor.

Ve cuma namazı çok muhteşem bir namazdır, çok yerinde bir namazdır. Her cuma müslümanlar bir araya geliyorlar. O kalabalık bir daha kolay kolay başka hiç bir şekilde toplanamıyor. Her cuma camiler tıklım tıklım doluyor.

Ankara'da hatırlarım caddeler dolar. Herkes birer kâğıt alır, karton alır; caddeler dolar. Hacı Bayram Camii'nin çevresinde vs. camilerde... O kalabalığı bir daha nerde yakalayacaksın?.. Cumayı kıldırmayacak olursan, halka tebliği nasıl yapacaksın?..

O bakımdan; ne hikmete uygun, ne akla uygun, ne nakle uygun, ne fıkha uygun, ne tarihe uygun, ne ayete uygun, ne hadise uygun!..

Kılınır, hiç korkmayın!.. O sözlerin hiç kıymeti yok...

SORU: Dârülharbde cuma namazı kılınır mı?

CEVAP: Kılınır. Kılınmış; Abbasiler varken Bizans'ta, Bizanslılarla savaş edilirken bile, Karaköy'deki Arap Camii'nde cuma namazı kılınmıştır. Halihazırda Avrupa ülkelerinde vs. yerlerde de cuma namazları kılınıyor.

Cuma namazları, müslümanların toplanmasına vesile olduğu için, dağınık olmayıp toplu halde bulunmalarına vesile olduğundan faydalıdır. Kılınmasında hikmet vardır, fayda vardır. Tarihen de öyledir, naklen de öyledir, aklen de öyledir. O bakımdan cuma namazları kılınmalıdır.

SORU: Hristiyan bir ülkede cuma namazı kılmak mümkün olmuyorsa, o müslüman ne yapmalıdır?

CEVAP: Hristiyan bir ülkede müslümanlar bir araya gelebilirlerse, kâfi miktarda iseler cuma namazı kılabilirler, kılmaları lâzım!.. Ama olmuyor, kılınamıyorsa; o zaman, öğle namazını kılacak.

SORU: Askeriyede cami yok; fakat, kendi aramızda bölükte bir oda ayırıp vakit namazımızı kılıyoruz. Orada cuma namazı kılabilir miyiz?

CEVAP: Kılamazlar! Çünkü, cuma namazı kılınacak yerin herkese açık olması lâzım!.. Bir cemaat kapalı bir yerde, herkesin giremeyeceği bir yerde, halka açıklık vasfı tahakkuk etmediği için cuma namazı kılamaz!..

Orası kışla olduğundan da herkesi sokmazlar; "Yasak hemşerim, dur, giremezsin!" der kapıdaki... Onun için olmaz!.. Ama, halka açık, herkesin gelmesine uygun bir yer olsaydı, o zaman kılınabilir idi.

SORU: Ben üniversite öğrencisiyim. Okulda dersler yüzünden cuma namazına gitmekte zorluk çekiyoruz. Bazan derslere giremiyoruz; ne tavsiye edersiniz?

CEVAP: Cuma namazını terketmemeyi tavsiye ederim. Cuma namazı için izin almayı tavsiye ederim. Cuma namazı için izin almalarında, o kardeşlerimize sizin de yardımcı olmanızı tavsiye ederim. Çünkü, bir kişi söylerse iş kolay yapılmaz ama, herkes kalkıp gider söylerse, "Haa, halk bunu böyle istiyor." diye yaparlar.

Bir hoca tam cuma saatine inadına ders kolyuyor, "Gelmeyene sıfır vereceğim!" diyor. Topluca gidilip söylenirse; veyahut milletvekillerine söylenip, "Cuma saatine bir şey konulmasın, ibadetlere engel olunuyor." filân denilirse; veya "Cuma günü tatil olsun!" diye baskı yaparsanız, yaptırtırsanız, milletvekiliniz vekilinizse; o zaman işler düzelir. Çalışmak lâzım!..

SORU: Cumadan sonraki zuhr-i ahir için mantıksızdır diyorlar; kılınmamalı mı?

CEVAP: Bu bir ictihaddır. Fukahâmız öyle ictihad etmişler. Onun sebebi fıkıh kitaplarında yazılmıştır. Cumanın kabul olunmaması karşısında, "Kılmam gereken en sonuncu öğle namazını kılıyorum." diye kılınan bir namazdır.

SORU: Okula gidiyorum, cumayı kaçırıyorum; ne yapmalıyım?

CEVAP: Tabii bu bir umûmî belâdır. Memleketin üzerine gelmiştir bu gibi şeyler... İbadetleri yapmakta zorluklar oluyor, şartlar zor oluyor. Bütün müslümanların bu zor şartları düzeltmeğe, değiştirmeğe çalışması lâzım gelir. Haksızlığı haklı tarafa götürmeğe çalışması lâzım gelir. Bu arada tabii, bu işi yapamayanlar yapabilmenin şartlarını araştırmalı!.. Mahzuru yoksa cuma günü o vakitlerde gidivermeli... Herhangi bir şekilde kılamıyorsa, o zaman o günün öğle namazını kılması gerekiyor. Kaçırmamağa çalışmalı...

CİHAD

SORU: "Allah mü'minlerin canını cennet karşılığında satın almıştır." ayet-i kerimesine göre nasıl hareket etmemiz gerekir?

CEVAP: Biliyorsunuz, Tevbe Sûresinde Allah-u Teâlâ buyuruyor ki:

(İnnallaheşterâ minel mü'minîne enfüsehüm ve emvâlehüm bienne lehümül cenneh) "Allah cennet mukabilinde, cenneti vermek üzere, müslümanlardan mallarını, canlarını satın aldı." diye bildiriliyor. "Verin canınızı, malınızı; ben de size cenneti vereyim!" diye bir alışveriş...

Bunun için ne yapmak lâzım?.. Allah yolunda cihad etmek lâzım!..

(Yukàtilûne fî sebîlilâhi feyaktulûne ve yuktelûn) "Allah yolunda savaş ederler; öldürürler, ölürler." Nasib artık... Allah yolunda cihad etmek lâzım!.. Böyle olursa Allah cennetine dahil eder. Yolunda çalışanları hayra ulaştırır.

Şimdi, yolunda çalışmanın çeşitli ihtimal ve imkânları vardır. Yolunda çalışmanın bir tanesi, harp çıktığı zaman çarpışmaksa; bir diğeri de, harp olmadığı zaman dini öğretmek için, öğrenmek için ilim yolunda gayret sarfetmektir. İrşad için çalışmaktır. Başka insanları müslümanlığa ısındırmak için çalışmaktır. Gafilleri uyarmak için çalışmaktır. En kıymetli çalışmalar bunlardır. Din böylece yayılır, gelişir.

Sahabe-i Kiram böyle yaptılar, dinimizi dünyanın her yerine tanıtmış oldular. Biz de öyle yaparsak, çok hayırlara ereriz inşaallah... O tarzda gayretli olalım!..

İşte biz onun için, mecmualar çıkartıyoruz. Onun için dergiler, kitaplar çıkartıyoruz, yazılar yazıyoruz. Kitabevleri kurduk. Eğer kendisi ne yapacağını bilemezse, o mecmuaları, kitapları okuyarak, onların okunmasına, yayılmasına gayret ederek de sevabı alır.

SORU: Bosna-Herseğe gidip savaşmamız gerekir mi?

CEVAP: Tabii, herkesin kendisinin özel durumu vardır. O durumları savaşa katılma ve katılmama konusunda sonuca tesir ederler. Meselâ, kendisinin bakmakla mükellef olduğu annesi, babası varsa; o zaman, olmayan birisinin gitmesi ve onun onlarla meşgul olması hadis-i şeriflerde Peygamber Efendimiz tarafından tavsiye edilmiştir.

Durumu müsait olanların tabii, gitmesi uygun olur. Müslümanlar bir yerde zulme uğradığı zaman, ötekilerin onların yardımına koşması gerektiği için...

SORU: Türkiye'nin yakın bir zamanda savaşa girme durumu var mı? Bu konuda lütfen bizi aydınlatır mısınız?

CEVAP: Bu Allah'ın bildiği bir şey... İnşallah, Allah'tan diliyoruz ki, Allah huzurumuzu, afiyetimizi daim eylesin...

Dünyanın sağlam, huzurlu bir müslüman ülkesi, biraz gelişmiş, gözde olan bir ülkesi gibiyiz biz Türkiye olarak... Burası da böyle Bosna-Hersek gibi, Kafkasya gibi, Keşmir gibi, Afrika'nın şurası burası gibi olmasın... Temennimiz, güçlü olsun, kuvvetli olsun; yöneticiler basiretli, akıllı hareket etsin... Savaş olmasın, sulh ve sükûn içinde yaşayalım, biz de başkalarına faydalı olalım diye temenni ediyoruz. Ama gazete haberleri ve etraftaki komşu ülkelerin yöneticilerinin fiillerine ve sözlerine bakacak olursanız, insanın geceleyin uyku uyuyacak kadar bile bir rahatı yok... Yunanlı'nın kini, Sırp'ın kini, Rus'un kini, Ermeni'nin kini... Hepsinin böyle müslümanlarla düşmanlıkta ittifak etmesi, var güçleriyle çalışması, bizim çok uyanık olmamız gerektiğini ve her şeye hazır olmamız gerektiğini gösteriyor.

Yâni olur veya olmaz ama, ben şunu diyorum: Olacak gibi hazır olursak, belki olmasına karşı tedbir olur bu... Şâir çok güzel söylemiş:

Hâzır olsa cenge, eğer ister isen sulh ü salâh!..

Yâni; "Eğer sulh istiyorsan, salâh-ı hal istiyorsan, huzur istiyorsan cenge hazır ol!.. Kuvvetli ol, hazır ol da kimse cesaret edip sataşamasın!"

Ama zayıf oldu mu, herkes sataşır. O zaman, ne hanımların rahatı kalır, ne ırzı namusu kalır, ne çocukların rahatı kalır... Görüyorsunuz çeşme kuyruğunda beklerken bir bomba geliyor, mâsum çocuklar yerlere seriliyor, ölüyor... vs. Gazetelerde okuduğumuz acı şeyler... Bütün bunlar, çok kuvvetli hazırlanmamız gerektiğini gösteriyor.

Memleketin iç bünyesinin kuvvetlenmesine çok dikkatli bir şekilde çalışmamız ve dışa karşı da çok kuvvetli, etkili silâhlarla hazırlanmamız gerekiyor. Ne yapıp yapıp nükleer güce de sahip olmamız gerekiyor. Çünkü, nükleer güce sahip olan efelik yapıyor sağa sola... Rusya, işte Almanya'yla anlaştı, Amerika'yla anlaştı, Avrupa'dan çekildi filân derken, geçen gün, "Yeni bir askerî doktrin ilân ediyorum!" dedi. Yâni, "Bana saldıran veya benim anlaşma yaptığım ülkelere saldıran ülkelere karşı nükleer silâh kullanabilirim!" dedi. Halbuki silahsızlanacak, tankları azaltacak vs. diye anlaşmalar yapmıştı. Neden yapıyor bunu, efeliği niye yapıyor?.. Elinde nükleer güç var...

Elinde nükleer güç olan, kuvvetli olan efeliğine devam ediyor. Onun için, bizim de ne yapıp yapıp her türlü güce sahip olmamız lâzım diye düşünüyorum.

BEY'AT - İNTİSAB

SORU: İnâbe ve bey'at nedir, aralarındaki fark nedir? Dindeki konumları nedir?

CEVAP: İnâbe, Allah'a dönmek demek... Münîb, derler, inâbe eden kimseye... Tevbe de dönmek demek... Tevbe ve inâbe, yanlış yolu bırakıp Allah'ın sevdiği yola yönelmek demektir.

İnâbe, bir insandaki iç değişikliğini sembolize ediyor, onu gösteriyor. Bey'at ise; bir mürşide, bir şeyhe gidip onun eğitimini kabul ettiğini, onun ustalığını, hocalığını kabul ettiğini bildirip, "Ben sana tâbîyim!" demektir. Bey'at bir anlaşmadır, sözleşmedir. Hattâ el tutularak yapılır.

Peygamber Efendimiz'in sahâbesi (Rıdvânullahi aleyhim ecmaîn), Peygamber Efendimiz'in yanına gitmiş, elini sıkarak sözleşmişlerdi.

--Nerede?..

Birinci Akabe Bey'ati, İkinci Akabe Bey'ati, Hudeybiye Bey'ati gibi umûmî bey'atler var... Şahsî bey'atler var, grup bey'atleri var... El tutarak söz vermek sûretiyle... Kadınların bey'ati var, erkeklerin bey'ati var...

Bey'at demek, sözleşme demek... Yâni, hukûkî bir form kazandırıyor inâbesine, dönüşüne... Ve birisine bağlandığını ifade ediyor. Fark budur aralarında...

Dindeki konumları: Peygamber Efendimiz (SAS)'e bey'at etmeyi ayet-i kerimeler bildiriyor:

(İnnellezîne yübâyiûneke innemâ yübâyiûnallah) [Muhakkak ki sana bey'at edenler gerçekte Allah-u Teala'ya bey'at etmişlerdir.]

(İzâ câekel mü'minâtü yübâyi'neke alâ en lâ yüşrikne billâhi şey'en) [Mü'min hanımlar Allah'a hiç bir ortak koşmamak üzere bey'at etmek için sana geldikleri zaman...] gibi ayet-i kerimelerde mübâyaa vardır.

(Lekad radıyallahu anil mü'minîne iz yübâyiûneke tahteş şecereti) [Allah ağaç altında baş eğerek sana bey'at eden mü'minlerden râzı olmuştur.] ayet-i kerîmesi gibi ayet-i kerimeler vardır. Yâni, Kur'an-ı Kerim'den bir hakikattir. Elbette o devrin insanının Peygamber Efendimiz'e bağlanması gerekli idi. Kur'andandır, dinin esaslarındandır.

Bu zamanın insanı ne yapacak?.. Peygamber Efendimiz var iken, bir müslümanın Peygamber Efendimiz'e bağlanması gerektiğini hepimiz kabul ediyoruz, itiraz duygusu gelmiyor içimizden... Peygamber Efendimiz'den sonra ne olacak?..

Ne olduğuna bir bakalım: Peygamber Efendimiz'den sonra Ebûbekir Sıddîk Efendimiz'e bağlanılmıştır. Ondan sonra, Hulefâ-yı Râşidîn'e bağlanılmıştır. Ondan sonra, bir zorbalık devri gelmiştir. Medine-i Münevvere'nin mescidinin kapılarında silâhlı askerlerin durup, "İlle Emevî hükümdarına bey'at edeceksiniz! Etmezseniz kafanızı keseriz!.." diye zorbalıkla, zorla tâbî kılmaları olmuştur. Tabii, bu esas bey'at değildir.

Bu bakımdan, alimler ile yöneticiler arasında zaman zaman çeşitli ihtilâflar çıkmıştır. Haccâc-ı Zâlim Mekke-i Mükerreme'yi muhasara edip, Abdullah ibn-i Zübeyr'i şehid etmiştir. Yezid ibn-i Muâviye zamanında, Peygamber Efendimiz'in torunu Hazret-i Hüseyin Irak'a çağrılmışken, çoluk çocuğu ile beraber katliama uğratılmıştır.

Tabii, o zaman onlara yapılan bey'at, sağlam, hakîkî ve kalbi rahatlatan bir bey'at olmuyor. O zamandan itibâren evliyâullaha, din alimlerine bey'at etmişlerdir ve edilmesi gerekir.

SORU: İslâm ümmetinin bir tek lidere bey'at etmesinin hükmü nedir?

CEVAP: Bütün ümmetin bir lidere bey'at etmesi gerekir. Buna imâmet-i kübrâ veya hilâfet makamı derler. İslâm'ın ilk zuhurunda öyle oldu. Asırlar geçtikten sonra bir ara öyle olmuş gibi idi. Sonra halifelik lağvedildi.

Bu durum şimdi fiilen öyle değil... Namaz kılmak farz olduğu halde, insanların namaz kılmadığı gibi bir durum... Böyle bir lideri müslümanların mutlaka edinmesi lâzım!..

Bu bağlanılan şahıs, alim olacak, kâmil olacak, fâzıl olacak, bilgin olacak... Bir çok vasıfları olması lâzım!..

SORU: Bey'at kimlere yapılır, intisab kimlere yapılır; açıklar mısınız?

CEVAP: Kur'an-ı Kerim'de bu kelimelerin hepsi de Peygamberimiz hakkında kullanılmış olabiliyor:

(Ellezîne yettebiûner rasûlen nebiyyel ümmiyye) ayet-i kerimesinde ittibâ kelimesi geçiyor.

(İnnellezîne yübâyiûneke innemâ yübâyiûnallah) "Sana bey'at edenler Allah'a bey'at etmişlerdir." diye bey'at kelimesi geçiyor.

Demek ki, ittibâ olabilir, iktidâ olabilir, bey'at olabilir, mübâyaa olabilir. Kelimeler muhtelif kelimeler olabilir. Şair şöyle diyor:

Kadd-i dildâra kimisi ar'ar dedi kimisi elif,
Cümlenin maksûdu bir ammâ rivâyet muhtelif...

Uzun boylu kimseye kimisi elif boylu der, kimisi selvi boylu der, kimisi kavak gibi der; hepsi uzun boylu olduğunu demek istiyor. Bu bey'attan, intisâbdan, ittibâdan, iktidâdan maksad, bir insanın bir başka insana bağlanmasıdır. Bu bir tane olur. Zâten bir kaç tane yere bağlılık olsa, bağlılık olmaz, arada kalır. Bir kolundan birisi çekiştirecek bu tarafa, öteki kolundan ötekisi çekiştirecek şu tarafa; olmaz böyle şey!.. İttibâ, iktidâ, bey'at, intisab hepsi bir yeredir. Tekdir, bir tanedir. Peygamber Efendimiz'in zamanında da bir taneydi.

Peygamber Efendimiz'den sonra Hulefâ-i Râşidîn geldi, insanlar onlara bey'at ettiler. Hazret-i Ali Efendimiz'den sonra ihtilâflar çıktı. Ondan sonra Emevîler geldi, ondan sonra Abbâsîler geldi. Şöyle oldu, böyle oldu, derken işler karıştı. Zalimler ve kendisine ittibâ, iktidâ, intisab ve bey'at edilmesi hakları olmayan kimseler zorla bu işi yaptırdılar.

Zalim valinin adamları Medine-i Münevvere'nin kapılarına dikilmişler, ashâb-ı kirâmı tehdit etmişler: "Emevî hükümdarına tâbî olmazsanız sizi keseriz!" diye...

Şimdi bu gibi durumlar, zorbalık durumlarıdır. Aslında Peygamber Efendimiz'in varisleri İslâm'ı en iyi bilen alimler olduğu için, bey'at da, ittibâ da, iktidâ da, ittibâ da; ne kelime ile olursa olsun bağlanmak alimlere olacak. O da Allah rızâsı için, onlar Allah'ın dinini anlattıkları için olacak.

Böyle çeşit çeşit farklar ortaya atmak yeni çıktı. "Evvel yoğ idi iş bu rivâyet yeni çıktı." Yoktu böyle bir şey, sonradan sonraya bir şeyler çıktı. Kendisi derviş, bu sefer kendisi bey'at almağa kalktı. Öyle şey olmaz ki! Şeyhi varken dervişin bey'at almaya hakkı yok ki!.. Yanlıştır.

SORU: Bey'at ve intisabı izah eder misiniz; bunlar aynı mıdır? Tarikattaki intisab bey'at midir?

CEVAP: Bey'at ve intisab aynı şeydir. Peygamber Efendimiz zamanında da aynıydı, Ebûbekr-i Sıddîk Efendimiz zamanında da aynıydı. Öyle gidip dururken, politikacılar çıktılar, iktidarı zorla aldılar, saltanat usûlüne çevirdiler. Ama ehl-i iman ve irfan hiç onlara kulak asmadan, kıymet de vermeden çalışmalarına devam ettiler. Herkes de bildiği yere bağlandı.

Şimdi de, bazı siyâsîler bu işi ayırmaya başladılar; çünkü, işlerine gelmiyordu. Aslında bunun yanlışlığını mantığınızla siz de bulabilirsiniz: Bir insan bir şeyhe intisab etse, bir de bir siyâsîye bey'at etse; şeyhi şu işi yapma dese, siyâsî yap dese, hangisini dinleyecek?.. İki otoriteye bağlılık var mıdır?.. Hukukta böyle bir mekanizma biliyor musunuz?..

SORU: İntisab ve bey'at aynı kişiye mi yapılır?

CEVAP: Evet, aynı kişiye yapılır. Bir insanın bir yere bağlılığı olur. Peygamber (SAS) Efendimiz'in zamanını düşünün!.. Peygamber Efendimiz'in zamanında insanlar iki kişiye mi bağlanıyordu?.. Hayır bir tek kişiye bağlanıyordu, Peygamber Efendimiz'e bağlanıyordu. Zâten bir kaç kişiye bağlandı mı insan; o başka şey söylerse, bu başka şey söylerse, ne olur?.. O zaman ya bunu dinleyecek, ya ötekisini dinleyecek. Birisini dinleyince, ötekisini dinlememiş olacak, ona bağlılık olmayacak. Dinlemediği insana bağlılık olur mu?.. Olmaz.

O bakımdan, intisab ve bey'at ayni şeydir. Bir kişiye olur ve o şekilde devam eder.

Bu intisab ve bey'atın ayrılığı hikâyesini uydurma olarak yakın zamanda particiler çıkarttılar. Şeyhe bey'ati reddetmek için ve tasavvuftan fırlayıp çıkmış olarak. "Bu ayrıdır, bu ayrıdır..." gibi hikâyeler söylediler, olmayan şeyleri söylediler.

Halbuki, Sultan Ahmed bile gelmiş, Aziz Mahmud-u Hüdâî'ye bey'at etmiş. Demiş ki:

"--Efendim, isterseniz padişahlığı da bırakayım!.."

"--Hayır evlâdım, padişahlığa devam et!" demiş.

Ama ona bağlanmış. Bu meseleyi anlayamadıkları için karıştırdılar, işi berbad ettiler. Bid'at çıkardılar, mahvettiler. Erbâb-ı tasavvufu da darılttılar kendilerine...

SORU: İntisab ile bey'atin aynı kişiye yapılması gerektiğinin fıkhî delillerini söyler misiniz?

CEVAP: Peygamber SAV Efendimiz'in çağında, insanların hepsi Peygamber Efendimiz'e bağlanıyorlardı ve bu bağlanmaya bey'at deniliyordu. Meşhur bey'atlerden birisi Akabe'de olmuştur. Peygamber Efendimiz, hac için Mekke'ye gelmiş olan civar şehirlerin ahalileriyle konuşup, onlara İslâm'ı anlatıyordu. Ve bu anlatmadan sonra, onların müslüman olmasını istiyordu. Bir grup hacı bunu kabul etmişler ve Akabe denilen, Mekke'ye çok yakın bir yerde, kendisine bağlılıklarını beyan etmişlerdi. Buna I. Akabe Biatı diyoruz.

Ondan sonra, daha geniş bir grup halinde Mekke'ye gelmişlerdi; II. Akabe bey'ati olmuştu... Daha sonra Hudeybiye'de bir bey'at olmuştu. Hudeybiye'de bütün ordu mensupları tekrar Peygamber Efendimiz'e bağlanmışlardı.

Demek ki bey'at, bağlılık demektir. İntisab da bağlılık demektir. Peygamber Efendimiz zamanında böyle, bey'at ile intisab kelimeleri arasında bir ayrılık düşünülmüyordu. Bunu bir siyâsî parti çıkarmıştır bizde... Kendisi politik eğitimini yaparken; "Bey'at başkadır, intisab başkadır, imamette iktida başkadır... Camiye gelen, imamın arkasına 'Allahu ekber' diye durur; buna imamette iktida derler. Tasavvuf terbiyesi almak için bir şeyhe bağlanır; buna intisab derler. Ama bey'at, bir politikacıya olması lâzım." demişlerdir.

Bu kendilerinin görüşleridir, İslâmî görüş değildir. Çünkü, İslâm'da politikacıya tabi olmak yoktur, Allah'a tabi olmak vardır!.. Allah'a tabi olmak, Rasûlullah'a tabi olmakla olur... Bir politikacıya bağlanmak, lâik bir şeydir. Aslında İslâm, dinin esaslarına göre hareket etmeyi amaçladığı için; İslâm fıkhı, "Dinin emirlerini en iyi bilen insanlara bağlanmak, böylece Kur'an'ın emirlerine göre yaşamak mümkün olur." diye düşünmek durumundadır.

İslâm, hangi grup olursa olsun --küçük-büyük-- mutlaka birisinin başkan olmasını emrediyor, düzeni emrediyor. Namazda nasıl birisi öne geçip namazı kıldırıyorsa, onun gibi düzenli olmayı emrediyor. Meselâ, siz 10-15 kişilik bir grupsunuz, seyahat ediyorsunuz. Peygamber SAV buyuruyor ki:

(İzâ sâfertüm fel yeümmeküm akraüküm) "Sefere çıktığınız zaman, Kur'an'ı en çok bilen, Kur'an'a en çok aşina olan kimse size imamlık etsin; (ve in kâne asğaruküm sinnen) yaşça en küçüğünüz olsa da!.. (Ve izâ emmeküm fehüve emîruküm) İmamlık yaptığı zaman da, emirleri de odur."

Demek ki, imamla emir aynı kimsedir ve Kur'an-ı Kerim'i en iyi bilen kimsedir. Bu bir hadis-i şeriftir. Fıkhî delilini soruyordu soruyu soran...

İkinci bir delilim şudur ki: Peygamber SAV Efendimiz, bir kısım insanları bir sefere gönderiyordu. Gidecek insanların hepsini tek tek yanına aldı, konuştu. Kur'an-ı Kerim'den ne kadar bildiklerini sordu. "Kur'an-ı Kerim'den ne kadar biliyorsun? Ezberin ne kadardır?" diye. Nihayet bir genç geldi karşısına... Peygamber SAV Efendimiz, ona da sordu:

"--Kur'an-ı Kerim'den ne kadar bilgin var? Nereleri ezbere biliyorsun?" dedi.

O genç dedi ki:

"--Yâ Rasûlallah, şunları şunları biliyorum; bir de Bakara Sûresi'ni ezbere biliyorum!" dedi.

Bakara Sûresi --biliyorsunuz-- Kur'an-ı Kerim'in Fâtiha'dan sonra gelen, 286 ayetlik, 2,5 cüzlük, 50 sayfalık büyük bir bölümüdür. Ve umumiyetle fıkıh ahkâmını ihtiva eden bir bölümüdür. Peygamber Efendimiz ona memnunlukla sordu:

"--Bakara Sûresi'ni biliyor musun?!.."

"--Evet biliyorum!" dedi.

"--(İzheb, fe ente emîrühüm!) Madem böylesin, o halde git, onların komutanı sensin!" buyurdu. Yâni, "Genç olduğun halde, madem ki Kur'an'ı en iyi biliyorsun; emirleri sensin!" buyurdu.

Çünkü, müslümanın ana mantığı Allah'a itaat etmektir, Allah'ın emirlerine uymaktır. Allah'a isyan etmekte, kula itaat edilmez!... Babası da olsa, kocası da olsa, hocası da olsa, başbuğ da olsa, başkan da olsa... Şu da olsa, bu da olsa; yasak bir şeyi emredemez ve emrederse, ötekisi de dinlemez. Bu bizim kanunlarımızda da vardır. Amir memuruna, gayr-i kanûnî bir şeyi emredemez. Memur gayr-i kanunî bir şeyi yaparsa yine mes'ul olur diye kanunlarımızda da vardır. Yâni bu doğru bir şeydir.

O bakımdan, bir seferde Peygamber Efendimiz bir kimseyi başkan seçmişti. "Sen başkansın, bunların başkanısın!" demişti. Onun üzerine, o şahıs kapris yaptı bir yerde; kızdı yönettiği insanlara:

"--Odun toplayın!" dedi.

Herkes odun topladı, başkan emretti diye...

"--Ateş yakın!" dedi.

Ateşi yaktılar...

"--Girin içine!" dedi. "Ben emrediyorum, emirinizim; Peygamber beni emir tayin etti. Girin bunun içine!.." dedi.

Bir onun yüzüne baktılar, bir ateşe baktılar... Dediler ki:

"--Biz ne senin sözünü dinleriz, ne ateşe gireriz, ne de bu işi burada bırakırız! Biz gidip bunu Rasûlüllah'a soracağız." dediler.

Geldikleri zaman Peygamber Efendimiz'e sordular:

"--Yâ Rasûlallah, sen onu bize emir seçmiştin. O bize ateşe girmeyi emretti. Sözünü tutup ateşe girmemiz mi lâzımdı?.." dediler.

"--Hayır!" dedi Peygamber Efendimiz... "Hayır, girmeniz lâzım değildi. İtaat ancak Kur'an-ı Kerim'in, şeriatin uygun gördüğü noktadadır. Ona uygun olmayan noktada itaat bahis konusu değildir." dedi.

O halde dinini bilmeyen bir kimse başkan olur da dine uygun olmayan emirler verirse, ötekilerin ona itaat etmesi zaten gerekmez. Çünkü, hakimiyet Allah'ındır; kulun Allah'a itaat etmesi gerekir.

SORU: "Bey'at şeyhe yapılır." diyorsunuz. O halde 12 tarikat var ve başlarında şeyhler var... O zaman herkes baş olmak ister; emir nasıl seçilecek?.. Akşemseddin ile Fatih'in durumu açıklar mısınız?

CEVAP: Bey'at Peygamber Efendimiz'in varislerine yapılır. Peygamber Efendimiz'in varisleri de kendi aralarında birbirleriyle irtibatlıdır. Herbiri öyle baş olmak istemez, bil'akis herkes baş olmamak ister orada... Oranın usulü, orda herkes baş olmamak ister, kenara çekilmek ister ama; (El emrü fevkal edeb) emrolunduğundan, vazife geldiğinden, irşad vazifesi kendilerine yöneltildiğinden, boyunlarını bükerek Allah'ın yoluna hizmet ettiklerinden öyle yaparlar. "Öbür kardeşim benden daha üstündür; ona ittibâ edelim!" derler.

Evliyaullahın kendi aralarında da sistemi vardır. O bakımdan, bir karışıklık olmaz. Asıl karışıklık alim olmayan şahıslara uyulduğu zaman olur. Çünkü, alim olmayan insanlar milyonlarcadır, milyarlarcadır. Hangi birine uysan, herkes bir baş olmak istiyor. Baş olduğu zaman da kurum kurum kuruluyor, çalım satıyor. O bakımdan, asıl karışıklık o zaman çıkar ve ondan çıkıyor.

Bir devletin başına filânca geçiyor, öteki devletin başına ötekisi geçiyor; harbediyorlar. "Neden harbediyorsunuz?" diyorsun, bir sebep buluyor. Bir cihangirlik arzusu, bir kavga; böyle gidiyor.

Onun için, asıl ittibâ Allah'adır. Allah'ın emrini en iyi bilen kimseye ittibâ olunur. Bir insanın imam olması için, önder olması için, emir olması için sıralama vardır. O sıralamada Arapçayı bilmek, Kur'an'ı en iyi bilmek, hadisi en iyi bilmek, ictihad yapabilecek kadar fıkıh bilgisine sahib olmak gibi hususlar vardır. Bunlara sahib olmayan kimselere ittibâ sahih değildir. Onların amacı bir makamı elde etmektir, gasbdır.

Akşemseddin'le Fatih'in durumu çok klasik bir misal oldu şimdi... Doğru bir misal değildir. Fatih de o zamanın halifesine bağlı bir kimseydi. O inceliği bilmediği için, millet yalan yanlış misaller veriyor. Halifeye bağlıydı, halifenin bir emiriydi. Halifeden ferman alıyorlardı. Osmanlı hükümdarları halifeden ferman alarak vazifeye başlamışlardır. Kendisi baş değildir, tâbîdir. Asıl baş olan halifedir.

Onun için, bu misal yanlış bir misaldir.

SORU: Cihad emirliği ile şeyhlik bir arada bulunabilir mi?

CEVAP: Cihad emiri tabiri yeni çıkmıştır. Bizim siyâsîlerin uydurmasıdır. Emir emirdir her yerde... Üç kişi bir seyahate çıksa, içlerinden birini idareci seçerler; ona da emir derler. Cihad emiri, olsa olsa cihadda ordunun başına getirilmiş kişi demek olur.

Şeyhlik zâten emirlik demek!.. Şeyh, Arapçada ihtiyar, itibarlı kimse, kabilenin başkanı demek... Mürid ona geliyor, bey'at ediyor, itaat ediyor, iktidâ ediyor; sahâbenin Peygamber Efendimiz'e bağlandığı gibi...

Bağlılıkta söz dinleme olmazsa, bu itaat hokkabazlıktan öteye gitmez ki!.. Bu bağlılığın ne kıymeti kalır?.. Evvelâ itaat edecek, her şeyiyle itaat edecek, tam mânâsıyla itaat edecek... Hattâ büyüklerimiz diyor ki: (Kel meyyiti beyne yedeyil gassâl) "Ölü yıkayıcısının elindeki ölünün, ona teslim olduğu gibi teslim olacak!" Yap dediğini yapacak, dur dediği yerde duracak... "Gece uyuma!" dediği zaman, uyumayacak... "Şu tesbihi çek!" dediği zaman çekecek... "Mutfakta bulaşık yıka!" dediği zaman, yıkayacak... "Git kuşları tedavi et, köpeklerin yaralarını temizle!" dediği zaman, temizleyecek... Söz dinleyecek ki, yetişecek.

Cihad emirliği - şeyhlik ayırımı sonradan çıkmıştır. Eskiden yokken, kendilerine bir pay çıkarmak için, sonradan ortaya çıkartmışlardır.

SORU: Merhum Said Havva'nın Saddam'a bey'at ettiği söyleniyor; doğru mu?

CEVAP: Böyle bir şey yaptı mı, yapmadı mı bilmiyorum. Eğer böyle bir şey yapmışsa bile, zorbalıkla yaptırılmıştır. Adam belâlı bir adam olduğundan, silahı dayamıştır, "Sen meşhur bir alimsin, böyle söyleyeceksin!" demiştir. Demediyse bile, dedi demiştir. Onun için mâzurdur. Yoksa haksız bir şeyi yapmayacağını tahmin ettiğim, sevdiğim bir alimdir. Allah mekânını cennet eylesin.

SORU: Bir zât demiş ki: "Kadının şeyhi kocasıdır, bir mürşide rabıta edemez!" Öyleyse, kadının intisabı nasıl olacak?

CEVAP: Bu söz doğru değildir. Kadının şeyhi kocası değildir. Keşke her koca şeyh olacak kadar mükemmel olsa... Nerde?.. Kimisi kadını yanlış yollara bile götürmeğe uğraşıyor. Öyle bir şey yok...

Peygamber (SAS) Efendimiz'in zamanında kadınlar da gelip Peygamber Efendimiz'e bağlanıyorlardı. Ayet-i kerime ile sabit... Bismillâhir rahmânir rahîm:

(İzâ câekel mü'minâti yübâyi'neke) "Ey Rasûlüm, mü'min hanımlar sana bey'at etmek için geldiklerinde; (alâ en lâ yüşrikne billâhi şey'en) Allah'a hiç bir şeyi şerik koşmamak üzere; (ve lâ yüsrıkne ve lâ yeznîne ve lâ yaktulne evlâdehünne) hırsızlık yapmamak, zinâ etmemek ve evlâtlarını öldürmemek üzere; başkasının çocuğunu sahiplenerek kocasına isnadda bulunmamak ve uygun olanı işlemekte sana karşı gelmemek üzere, (febâyi'hünne) onlarla bey'atlaş, onların bey'atlarını kabul et! (vestağfir lehünnellàh) Onlara Allah'tan mağfiret iste, onlar için dua et! " deniliyor.

Demek ki, Peygamber Efendimiz'in zamanının hanımları da, beyler gibi Peygamber Efendimiz'e gelip bağlanıyorlardı. O halde Peygamber makamının, irşâdın vazifesi üzerinde olan kimseye, erkeklerin bey'at ettiği gibi kadınların da bey'at etmesi lâzımdır.

Mürşidine rabıta da eder. Onun bir mahzuru yoktur. Eğer kalbinde bozukluk olan kimseler varsa, o zaman evliyâullah büyüklerimizle beraber düşünsün mürşidini karşısında... Bir cami gibi mübarek yerde düşünsün!.. Kendisi ikinci katta, kadınlar mahfilinde, kafesli yerde olsa... Hocası karşıda vaaz ediyor olsa... Evliyâullah büyüklerimiz, sahabe-i kiram, Ebûbekir Sıddîk Efendimiz, Selmân-ı Fârisî Efendimiz sıralanmış olsa; o zaman bir kötülük bahis konusu olur mu?..

O da yetmezse yanında kocasını düşünsün, çocuğunu düşünsün... Ailecek gelmişler, mürşidinin, evliyâullahın huzurunda duruyorlar diye düşünsün... Mühim olan onu düşünmek, ona bağlılık... İlle böyle bir fitne fesat bahis konusu değil... Bunları bilmedikleri için, olmaz diyorlar. Akıllarına takılıyor, takılınca da kalıyor.

Kitaplarımızda hanımların bey'atinin nasıl olacağı da belirtilmiştir. Hanımlar bey'at eder ama, musafaha yoktur. Peygamber efendimiz hanımlarla musafaha etmemiş, el tutmamış. Onun için biz de tutmuyoruz. İslâm'da hanımların elini tutmak yoktur. Bu Batı'dan gelme bir adettir. Böyle bir şey yoktur, musafaha olmadan intisab vardır.

Bu şeyhlik ve müridlik, öğretmen ve öğrenciliktir muhterem kardeşlerim!.. Cennetin yolunu öğrenecek, cennete varacak... Cehenneme düşmemenin usûlünü öğrenecek, cehennemden kurtulacak... Nefsin oyunlarını bilecek, nefsin oyunlarına tâbî olmayacak... Şeytanın oyunlarını bilecek, şeytana kanmayacak... Allah'ın yolunda yürüyecek, Allah'ın sevgili kulu olacak... Ma'rifetullaha erecek, Allah'ın rızâsını kazanacak, öyle gidecek... Bunu öğrenmesi lâzım, öğretmek lâzım!..

--Kız çocuklarımızı Kur'an kursuna gönderiyor muyuz, göndermiyor muyuz?..

Gönderiyoruz, Kur'an'ı öğrensin diye... Şartları sağlandığı zaman, şartlarına riayet ederek hanımların da yetişmesi lâzım geldiğinden, kadınların intisabı vardır. Kadınlar da rabıta ederler.

ANA-BABA HAKKI

SORU: Anne baba, "Ya hanımını bırak, ya bizi!" derse ne yapmak lâzım?

CEVAP: Anne baba böyle demekte haksızdır, yuva yıkmağa hakları yoktur. Anne babaya nasihat etmek lâzım!.. Çünkü, boşanan kadın mağdur olacaktır. Annenin babanın kaprisiyle müslümana böyle bir şey yapılmaz. Diyecek ki: "Ben bu yuvayı bozamam!" Çünkü:

(Ebğazül halâlü ilallàh, ettalâk) "Allah'ın en sevmediği iş boşanmadır." Evet bir yoldur, bir çaredir ama, boşanmak Allah'ın en sevmediği şeydir. Ancak çok mecbur olunca, belli şartlarda olabilir. Böyle durup duruken karı boşanmaz!..

--Anam babam istemiyor...

--Almasaydın!..

Sonra almış, olmuş bitmiş. Karısı olmuş, çoluk çocuğu olmuş. Olmasa bile mağdur etmeğe hakkı yok!.. Boşanmayı gerektirecek ciddî bir sebep yoksa, annem babam istemiyor diye karı boşanmaz.

Onlara diyecek ki: "Bu yaptığınız şey doğru değildir. Ben sizi çok seviyorum. Ben size hürmet etmek istiyorum ama, benden bunu istemeyin! Çünkü, Allah'ın rızâsına aykırı... Ben Allah'ın gazabına uğramak istemem, kimsenin hakkını üzerime almak istemem!" diyecek, annesini babasını iknâ edecek.

Kendisi iknâ edemiyorsa, müftüye, hocaya söyler. Onlar gider, nasihat ederler; olur.

SORU: Babam din görevlisi... Nafile namaz kılmama, ders ve zikir yapmama okulu ileri sürerek izin vermiyor. Kontrolü dışında vaktim de yok; ne yapabilirim?

CEVAP: Din görevlisi değil, dinî vazifeleri yaptırmama görevlisi!..

Zikr ü tesbihatını yolda giderken yapsın!.. Öteki namazları da; zâten evvâbini akşam namazının arkasından kılacak, iki rekât, bir şey değil... İşrak namazı da sabah namazından biraz sonra olacak; o da bir şey değil... Kalıyor duha namazı, gece yatarken abdest alıp namaz kılmak, teheccüd namazı... Onları da yapmağa gayret etsin!..

SORU: Ben bekârım ve sakal bıraktım. Bekâr olduğum için annem buna karşı geliyor. Bu durumda onlara âsî mi olmuş oluyorum?

CEVAP: Sakalı kesmek haramdır. Sakalı bırakmak, hadis-i şeriflerde tavsiye edilmiş bir sünnettir. Şimdi bizim Türkiye'nin şartları dolayısıyla memurlar bırakamıyor, askerler bırakamıyor vs. mâzeretler oluyor. Bırakmaya durumu müsâit olanların bırakması lâzımdır, kesmesi günahtır. Mâzereti olanlar, mâzeretlerini Allah'ın huzurunda kabul ettirebilirlerse, mâzur olurlar; kabul ettiremezlerse, vebal altında kalırlar.

Eğer annesi babası râzı gelmiyorsa, "Bu bir vazifedir anneciğim!" diye yumuşak yumuşak söylemeli, gönüllerini almağa çalışmalı... Politika ile, gönüllerini okşayarak, onları kırmamağa gayret etmeli!..

SORU: Annem önceleri açıkmış, namazlarını kılmamış. Şimdi kapandı, geçmiş namazları vakit namazlarının arkasından kaza ediyor. Dedem, "Sen hep uzun namaz kılıp ev işlerini yapmıyorsun!" diye anneme kızıyor, beddua ediyor. Bu beddualar kabul olur mu, yoksa dedeme mi geçer?

CEVAP: Bu beddualar kabul olmaz; çünkü, namaz kılıyor diye beddua ediyor. Haksız bir beddua... Dede yaşlı olduğu için, yetmiş yaşından sonra ihtiyarlık alâmetleri belirdiği için, böyle acaib şeyler yapabiliyorlar. Onların da affolunacağına dair hadis-i şerifte işaretler var... Seyyiatı siliniyor, hasenatı yazılmaya devam ediyor. Yâni, namaz kılarsa sevap kazanıyor; ihtiyarlıktan, bunamaktan dolayı günah işlerse, onların kusuruna bakmıyor Allah... Böyle bir mazeret durumu oluyor.

Bedduası geçmez, ondan korkmayın!..

SORU: Evli ve iki çocuk babasıyım. Seksener yaşında olan ana babamın yanında kalıyorduk. İslâmî yaşantıma müsaade vermeyen, akla gelmedik aşağılayıcı zulümler yapmaları nedeniyle, beş yıl önce kendi istekleriyle evimizi ayırdık. Bir ay sonra yalvardılar, ağladılar, tekrar geri getirdiler. Aradan beş yıl geçmesine rağmen zulüm daha da arttı. En son, evlatlarımın terbiyesiyle ilgili ailevî münazarama karışıp benimle kavga ettiler ve evden attılar.

Bunun üzerine ayrı ev tuttum. Üç ay sonra anne ve babam hüngür hüngür ağlayarak tekrar eve dönmemizi istiyorlar. Ben de, "Bakılmaya ihtiyacınız varsa, buyurun, bizim eve gelin!" dedim; kabul etmediler. Hanımım da zâten gitmek istemiyor. Eğer gidersem, ailem dağılacak. Annem babam da, "Gelmezsen hakkımızı helâl etmeyiz!" diyorlar. Ne yapayım?

CEVAP: Anne ve babaya hürmet etmek, itibar etmek, hizmet etmek evlâdın vazifesidir. Onlara hizmette kusur etmeyecek, gönüllerini alacak, zulüm de etmesine fırsat vermeyecek; basiretli bir yönetim gösterecek.

Hayatta işler kolay değildir muhterem kardeşlerim! Her işin bir çatal tarafı, çetrefil tarafı, pürüzlü tarafı vardır. Hiç bir iş kolay değildir. Ticarethanede de böyledir.

Burda bir problem var... Ana baba biraz ihtiyar... Yetmiş seksen yaşına gelen bir insanın beyin damarları kireçleniyor, ahlâkı değişiyor. halim selim olan bir insan, cadaloz oluyor, kavgacı oluyor. Bu bir çeşit hastalıktan... Onları hoş göreceksiniz, "Ha... ha..." diyeceksiniz, "Ağasın, paşasın..." diyeceksiniz, idare edeceksiniz. Yolda yolunuzu bir sarhoş kesse, nasıl idâre-i maslahat ediyorsanız, anneyi babayı da idare edip gönlünü alacaksınız.

Beraber oturmanız uygun olmuyorsa, arada sırada giderek, hediye alarak gönüllerini hoş edeceksiniz. İhtiyarlayınca hastalıklar olabiliyor. Bunu üstüne bastırarak söyleyeyim, çok yakından biliyorum, yetmiş seksen yaşına gelince bunama halleri gibi, bir takım ahlâk değişiklikleri olabiliyor.

SORU: Bir kişinin anne ve babasına öf bile demesi doğru değilken, annesi veya babası kötü yolda ise ona karşı nasıl bir tavır takınması gerekmektedir?

CEVAP: Anne ve baya öf bile dememeyi Kur'an bize tavsiye ediyor:

(Velâ tekul lehümâ üffin) "Üf bile deme onlara!" Yâni, "Saygıda son derece dikkat et!" demek...

Annesi babası doğru yolda değilse, doğru yola girmesi için çalışacak. Çünkü, annesi babasıdır. Bu tarzda giderse cehenneme gidecek. Ona râzı gelmediği için, yumuşak yumuşak, tatlı tatlı yola gelmesi için uğraşacak. Kızdırmadan, iyice köpürtürmeden, şaşırttırmadan doğru yola getirmeğe çalışacak. Dua edecek, yalvaracak, yakaracak, bir politika güdecek...

Muhterem kardeşlerim! İslâm büyük ölçüde politikadır. Şimdi diyeceksiniz ki: Nasıl bir şey bu?.. Yâni, aklını basîretini kullanmak... Usta bir tezgâhtarın, malını satmak için uğraştığı gibi, vitrini süslediği gibi, malı silip câzib hale getirdiği gibi; Müslüman da müslümanlığı yaymak için, karşıdaki insanı hak yola çekmek için fırsat arayacak!.. Zekâ işi yâni...

Çareler aralacak, uygun zamanlar kollayacak, doğru yola getirmeğe çalışacak!.. Annemiz babamız için de öyle, konu komşu için de öyle, herkes için öyle...

SORU: Bir arkadaşımızın babası kötü yolda ama, işi iyi... O çocuğun babasının yanında çalışması mı iyi, yoksa el yanında çalışıp da kendi yolunu kendi çizmesi mi lâzım?..

CEVAP: İşi iyi ise, babasının yanında çalışır, babasına da göz kulak olur; babasının yanında çalışması uygun olur. İşi haramsa, o zaman başka yerde çalışması lâzım!..

SORU: Ölmüşlerimiz için yemek vermek ne derece doğrudur?

CEVAP: Peygamber Efendimiz'e birisi geldi. Dedi ki: "Yâ Rasûlallah! Annem öldü. Bana hiç vasiyette bulunmadı. Ben şimdi onun nâmına bir çeşme yapsam, sevabı ona gider mi?" dedi. Peygamber Efendimiz, "Gider." dedi. Onun üzerine o çeşme yaptı ve üstüne de yazdı: "Bu, Sa'dın annesinin çeşmesidir." diye.

Bu gibi hadislerden biliyoruz ki, yaşayan bir evlât veya bir yakın, ölen bir kimse için bir hayır yaparsa, onun sevabı ölüye gider. Bir Kur'an okursa bağışlarsa, sevabı gider. Bir sadaka verirse bağışlarsa, sevabı gider.

Yemek de onun için doğrudur. Fukarayı doyuruyorsun veyahut dostlara ziyafet çekiyorsun; her ne şekilde olursa olsun, sevabını bağışladığın zaman, ona gider.

AİLE HAYATI

SORU: Evimize nafakayı gücümüze göre götürüyoruz ama, hanım kızdı mı, "Senden hiç bir şey görmedim!" diyerek nankörlük yapıyor. Buna da sabretmek zor oluyor. Ne dersiniz?

CEVAP: Doğru, Peygamber Efendimiz kadınlara böyle dobra dobra söylemiş: "Ey kadınlar, siz biraz kızdınız mı hemen küfrân-ı nîmette bulunursunuz." demiş. Bizim hanımlarımız, Efendimiz'in de belirttiği bu hatayı yapmasınlar; "Elhamdü lillâh!" desinler, "Allah râzı olsun!" desinler.

SORU: Kayınvalidem ve kayınbabamla üç yıldır dargınız. Üç defa aracı gönderdim, barışmak istemediler. Dargınlığın günah olduğunu bildiğim için rahatsız oluyorum.

CEVAP: Dargınlık günah... Peygamber Efendimiz buyuruyor ki, "Dargınlıkta birisi barışmak istiyor, öbür taraf barışmıyorsa; günah barışmayana döner, barışmak isteyen kurtulur." Elini uzatan kurtulur; el vermeyen cezayı çeker, vebal onun üzerine kalır.

Onun için, yine bu iyi niyetine sahip olsun, arada hediye göndersin, mektup göndersin, tebrik göndersin; bayramda, seyranda barışmağa çalışsın. Cahildir, halkımızın çoğu bilmiyor.

Hacca gidecekmiş bizim kardeşlerimizden birisi... Ağabeyisine gitmiş, helâllik istemiş; vermemiş. Bu adam öldürmedi ki yâni, bu senin kardeşin... Nihayet ufak tefek bir şey varsa da, işte helâllik istiyor. Vermemiş. "Affetmedi beni, vermedi." diyor. "O affetmezse, Allah affeder!" dedim ben de... Kızdım. Niye affetmiyor? Varsa bir şeyi, söylesin!.. "Sen mirasta bir tarla fazla aldın; onu verirsen barışırım!" desin. Öyle bir şey yoksa, sen bilirsin. Allah affeder o zaman... Allah zalimi sevmez, haksızı sevmez.

SORU: Bir senedir hanımımdan ayrıyım. İki çocuğum var. Üç dört defa götürdüm babasına... Yine iyi olur diye getirdim. Şimdi yine götürdüm. Hanım hangi hallerde boşanır?

CEVAP: Boşanma, Allah'ın en sevmediği helâldir.

(Ebğazül halâl, ilallâhit talâku.) Helâldir ama, sevmez Allah... Neden?.. Allah yuva yıkılmasını sevmiyor. Şeytan seviyor, Allah sevmiyor. Mümkün olduğu kadar yuvayı kurtarmak lâzım!

Büyük insanların, kendisinden küçük insanlara karşı bir yönetim basireti, yönetme basireti olması lâzım! Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

(Ümirtü bi müdârâtün nâs) "Ben farzları yapmakla emrolunduğum gibi, insanları usûlüne uygun idâre etmekle de emrolundum. Nabzına göre şerbet verip, azdırtmayıp, kaydırtmayıp, saptırtmayıp idare etmekle emrolundum." Dilese, "Sen defol!" dese, defolur gider ama, idare etmekle emrolunmuş.

Kadın eksik etekli bir mahlûktur, zayıftır, hislerine mağlûbdur. Muhakkak, bizim memleketimizin şartlarına göre de kadının sosyal görüşleri, bilgisi, görgüsü erkekler kadar gelişmemiştir. Dinî bilgisi de gelişmemiştir. Dinî bilgi bakımından da maalesef, kâfi eğitim müesseseleri olmadığı için, kadın dinî bakımdan da Allah'ın emrini, yasağını tam anlayacak durumda değildir. Erkek onu sevk ve idare edecek, yönetecek!

Hocamız Rahmetullahi Aleyh bir söz söylerdi. --Kardeşlerimiz darılmasın, bu kardeşim de bağışlasın... İsim olmadığı için ben onu bilmiyorum, cemaat de bilmiyor. Cemaate umûmî ders vermek için, ona da ders olsun diye söylüyorum. Dost acı söyler, düşman güldürür.-- "Bir kadını idare edemeyen erkeğe, ben erkek mi derim!" derdi Hocamız... Şimdi bu söz ne demek?.. Kadını idare edeceksin demek... Nasıl idare edeceksin?.. "Hanım sana dallı güllü bir fistan aldım. Al bakalım sana da çok yakışıyor." dersin, bir şey dersin... Bak, divan edebiyatında o kadar şiirler var, halk edebiyatında o kadar şiirler var; o şiirlerden ezberlersin, okursun, gönlünü alırsın. "Nazlı nazlı gelişini sevdiğim!" dersin, şunu dersin, bunu dersin; memnun edersin. Çünkü câiz...

Peygamber Efendimiz, "Üç yerde yalan câiz..." diyor. Kadının kocasına, kocanın karısına gönlünü hoş etmesi için, geçim için yalan söylemesi câiz... "Sen dünyanın en güzel hanımısın!" dersin. Vardır muhakkak daha güzeller ama, öyle dersin. Neden?.. Geçim olsun diye...

Evlenmişsin, iki tane çocuğun var... Baktın biraz tepesi atacak... Düdüklü tencere patlamasın diye ateşini kısıyoruz, değil mi?.. O zaman biraz geri gidersin, susuverirsin, belli etmezsin. Ertesi gün gelirken eve biraz helva, biraz börek çörek bir şey getirirsin. "Al sana şunu aldım!" filân dersin, gönlünü alırsın.

Bir evlilik okulu açacağım ben inşaallah... Başka çaresi yok, evlilik okulu diye bir okul açmak lâzım! Çünkü, geçinemiyor millet birbiriyle... Karı kocasından şikâyetçi, koca karısından şikâyetçi, çocuklar ortada... Ayrılıyorlar. Koca karıyı dövüyor, kadın kocayı dinlemiyor. İki tarafta da kusurlar oluyor. Ama, Allah da boşanmayı sevmiyor. Mühim olan arasının düzeltilmesi, işin yürümesi, çocukların yetişmesi, dünya ve ahiret saadetinin sağlanması...

Benim rahmetli annem bize derdi ki: --o kitaplarda okumuş kendisi-- "Bir anne varmış, otuz yıl oğluna bir iş emretmemiş." "Evlâdım git ekmek al, git su getir... Şunu yap, bunu götür!" dememiş. Yâni otuz sene evlâdına şunu şöyle yap diye bir emir vermemiş. Neden?.. "Sözümü dinlemezse asi defterine yazılır da, Allah'ın gazabına uğrar." diye... Bak, işte bu büyüklerin yönetim tarzı...

Hocamız Rahmetullahi Aleyh, beni alır yanında gezdirirdi. Anadolu'da şu şehre, bu şehre beraber götürürdü. Hocamız'ı yakından tanıyanlar bilirler, Hocamız doğrudan doğruya, "Şunu şöyle yapın!" diye emir buyurmazdı. "Şunu şöyle yapsanız nasıl olur acaba?.." diye soru sorar gibi söylerdi. Soru sormuyor aslında, öyle yapılmasını istiyor ama, "Yok Hocam, öyle yapmayalım, böyle yapalım!" denilince, "Eh, pekiyi..." derdi. "Arkadaşlık pekiyi demekle kaimdir." diye bir de sözü var mübareğin... Levhaya yazmışlar. Koca şeyh efendi, müridi "Yok öyle yapmayalım, böyle yapalım!" deyince, "Pekiyi" derdi, biterdi.

Yâni emir vermemek, azdırtmamak, saptırtmamak, ayağını kaydırtmamak, üstüne varıp da kuyuya düşürttürmemek önemli... Yönetmek bir sanattır. Yönetmek zorluk ve zorbalıkla olmuyor.

SORU: Hanımımdan otuz aydır ayrı yaşıyorum. Ben onu istemedim ve sevemedim. Ayrılmak istiyorum, beni bırakmıyor. Kendisi bizim cemaatimizden... Bir de oğlumuz var... Bir çaresini bulabilir misiniz, İslâm'a göre ne yapmam lâzım?..

CEVAP: İslâm'a göre yuvayı devam ettirmek lâzım!.. Kurulmuş bir yuvadır, ortada bir çocuk vardır. Yuvanın devam etmesi esas oluyor. Ama, aralarındaki ince şeyleri bilmem... Sabrederse, devam ederse daha iyi olur. Eğer cemaatimizdense, demek ki kadın da çok da fenâ bir kimse değil... Sevememek mücerred nefsânî bir şeydir. Nefsini yenip yuvayı kurtarmasını, ben acizâne tavsiye ediyorum.

SORU: Bir kadın beyinin rızası olmadan ders alıp, tarikate girebilir mi?

CEVAP: Zikir Kur'an-ı Kerîm'de ayet-i kerîmelerle emredilmiştir:

(Yâ eyyühellezîne âmenüzkürullahe zikran kesîrâ) "Ey iman edenler, Allahı çokça zikredin!" diye;

(Vez zâkirînallahe kesîran vez zâkirât) "Allahı çokça zikreden erkekler ve kadınlar" diye;

(Vezkürisme rabbike bükreten ve esîlâ) "Sabah akşam Rabbinin ismini zikret!" diye;

(Vezkürullahe kesîran lealleküm tüflihûn) "Allah'ı çokça zikredin, umulur ki kurtuluşa erersiniz." diye nice ayet-i kerîmeler vardır.

İbadetler başkalarının müsaadelerine tabi değildir. Ancak başkalarının hukukuna taallûk ederse, o zaman müsaadeye tabi olan bazı ibadetler vardır.

Meselâ; hanım farz değil de, kaza değil de nafile oruç tutacak... O zaman Peygamber Efendimiz hadis-i şerifte buyuruyor ki: "Beyinden izin alsın!" Bunun hikmeti nedir?.. Evlenmişler, karı-koca olmuşlar, hanım sofu; her gün oruç tutuyor, her gün oruç tutuyor... Bu ne haldir yâ? Bu efendinin bir hukuku yok mu?.. İnsan, Peygamber Efendimiz'in niçin öyle tavsiye ettiğini anlıyor. "Efendisinden izin almadan oruç tutarsa, orucunun sevabını alamaz!" diyor Peygamber Efendimiz...

Diyecek ki:

--Efendi ne dersin, pazartesi-perşembe oruçları hani sevap ya, yarın oruç tutalım mı beraber?..

--E, tutalım hanım!

Tamam, tutarlar. Ama o gün bey izinli, hanım oruçlu meselâ... E o zaman, aile muhabbeti olacak; olmuyor... Başka şeyler olacak; olmuyor... O zaman, kocanın hukukuna bir engelleme teşkil ettiği için, oruçta böyle bir şey söylenmiş.

Ama bunun dışında: Namaz kılsın mı kılmasın mı?.. Ona sormağa lüzum yok... Efendi sakal bırakacak, hanımdan müsaade alsın mı, almasın mı?.. Lüzum yok! Sakalın kesilmesi haram, bırakılması Efendimiz'in tavsiyesi; o halde yapacak.

Bakın ne kadar güzel bir şey öğrendik, bir arkadaş söyledi: Gümüşhaneli Hocamız, saçları dökülse aldırmazmış da, sakalından bir kıl dökülse toplarmış. Onu muhafaza eder ve gömermiş. Neden?.. "Sakalı ibadet diye bıraktım. İbadetten olan bir şeyin ayaklar altında kalmasına razı olmam!" dermiş. İnceliğe bak!.. Saçı insan ibadet diye uzatmıyor, normal olarak uzayabiliyor. Ama sakal ibadet olarak bırakıldığından, kılı yere düştüğü zaman alırmış. Büyük insanların inceliklerine bak!..

Yâni, zikirde izin almağa lüzum yoktur. Beyi istese de, istemese de zikrini yapar. Ama tabii, karılık kocalık hukuku vardır. Bu hususta erkeğe selâhiyet vermiştir dinimiz... Erkek, "Hanım, gel şu yanıbaşıma!" dediği zaman, hanım hamur yoğuruyor bile olsa, elini yıkayıp gelecek deniliyor. Devenin üstüne binmiş bile olsa, --deveye binmek, inmek biraz yüksekçe olduğundan zor oluyor galiba-- inmesi, gelmesi lâzım!.. Aile muhabbeti bakımından...

Canı çekmiş beyin, "Gel hanım, şöyle bir muhabbet edelim!" diyor. Hanım orda tesbihte, namazda, niyazda... "Yâ hanım, nerdesin? Gelsene be mübârek! İşte mehtap var, bülbüller ötüyor... Balkonda biraz çay höpürdetelim!.." bilmem ne diyor. Hanım ordan, "Dur... Bilmem ne..." diyor. Burda bir hukuk olduğundan uygun olmuyor. Ama öteki ibadetlerde, sevap kazanacak herkes; kimse kimsenin sevabını engelleyemez.

SORU: Eve gelen misafirlerin, akraba ve komşuların ellerini öpmek câiz midir?

CEVAP: Tabii, büyüklerin eli öpülüyor bizde, örf ve adet olarak... Öpülmediği zaman bir garip karşılanıyor. Olabilir. Ama nâmahremse, olmaz.

SORU: Hanımın babasından miras para kaldı. Hanım da bu parayı bankaya faize koydu. Bana mânevî zararı var mı?

CEVAP: Vardır tabii... Evlisiniz, beraber oturuyorsunuz. Hanım haram yemeye başlamış oluyor. Onu haramdan kurtarmak, sen ailenin reisi olduğundan;

(Ku enfüseküm ve ehlîküm nâren) diye, Allah sana aileni ve çoluk çocuğunu haramdan, cehennemden korumak vazifesini emrettiğinden, ona o haramı yaptırtmayacaksın!..

Bunun helâl yolu nedir?.. Faize vermemektir. Şimdi finans kurumları var... Kâr ortaklığı tarzında olduğundan, hiç olmazsa oraya yatırması uygun olur.

SORU: Evlât edinmek konusunda ne tavsiye edersiniz?

CEVAP: Evlât edinmek yoktur İslâm'da... Yâni kendisinin çocuğu olmuyorsa, birisini evlât edinmek, nüfusuna geçirmek diye bir şey yoktur İslâm'da... Ancak bir yoksula, bir fakir ailenin çocuklarına yardımcı olabilirsin; bu mümkün...

SORU: Hanımım iki senedir annesinin evine gitti gelmiyor. Noterden evine dön çağrısı yaptım, gelmedi; mahkemeye verebilir miyim?

CEVAP: Verebilir de, boşayabilir de; hepsini yapabilir. çünkü kadının böyle kalkıp gitmeğe hakkı yoktur. Dön deyince gelmesi lâzım!.. Aralarında geçen şeyler ne; onları bilmiyorum ama, tabii mahkemeye verebilir.

SORU: Dört kardeşiz, iki kız iki oğlan... Ağabeyimin birisi çok hayırsız... Annemi babamı aramıyor ve kalp kırıyor. Ama küçük ağabeyim annemin babamın gönlünü alıyor ve geçimlerini temin ediyor. Annem de bunun için, evin yarısını bu oğlunun üstüne vermek istiyor. Biz iki kız bu işe razıyız, siz ne dersiniz?

CEVAP: Evlâtlar arasında adalet yapmak, mirasta birisinden kaçırıp ötekisini mahrum etmemek Kur'an-ı Kerim'de emredilmiştir. Adalete riayet etmesi ve Allah'ın tavsiye ettiği şekilde adaletli taksim yapması uygun olur.

SORU: Annem ve babam faizli para yiyorlar. "Yemeyin!" diyorum, "Allah'ın emrettiği şekilde giyinin, namaz kılın!" diyorum. Biraz üsteleyince annem ve babam, "Sen kendine bak! Senin namazın kabul oluyor mu? Sana hakkımı helâl etmem, sen ana babaya nasıl davranılacağını okumuyor musun?" diyorlar. Bu durumda annemin babamın duasını nasıl alabilirim?

CEVAP: Bu kardeşimizin yaptığı doğrudur, annesinin babasının yaptığı yanlıştır. "Bir insana günah olarak, kendisine nasihat yapıldığı zaman, sen kendine bak demesi yeter." diye hadis-i şerif var... Çocuk aklı başında, Allah'ın emirlerini ona hatırlatıyor. O, "Hakkımı helâl etmem!" diyor. Allah'ın hakkı daha önde geldiğinden, o ana babanın hakkını siler, süpürür. O çocuğun söylediği doğrudur. Annenin, babanın ona uyması lâzım!..

Anne baba hakları, çocuğun Allah'ın emrini yapma, tebliğ ve irşad etme vazifesini engellemede kullanılamaz. Onun namazı da kabuldür. Annenin babanın yaptığı yanlıştır. Yumuşak yumuşak yine anlatmağa çalışacak.
SORU: Bir adamın kendisi Şafiî, hanımı Hanefî olsa, evinde hangi mezheb üzere ibadet etmeli? Bu karı-kocanın çocukları hangi mezheb üzere ibadet etmeli?

CEVAP: Herkes kendi mezhebi üzere ibadet eder. Beraber oldukları zaman, hanım beyine uygun olarak hareket edebilir. Ama, fırsat olduğu zaman herkes kendi mezhebinin şartlarını yerine getirir.

Şafiî imamın arkasında Hanefî namaz kılabilir. Hanefî imamın arkasında Şafiî namaz kılabilir. Bu câizdir, bunda hiç tereddüt etmesinler.

Bu karı-kocanın çocukları, o çevrede cârî olan hak mezhebe ittibâ ederlerse, rahat ederler. Meselâ etrafta hep Hanefîler varsa, ona uyabilirler; hep Şafiîler varsa, ona uyabilirler.

SORU: Dokuz yıllık evliyim. Beyimle anlaşamıyoruz, dokuz yıldır yatağıma gelmiyor. Ne tavsiye edersiniz?

CEVAP: Bu gibi şeyler olabiliyor. Müslümanlar evlilik hayatının vecibelerini bilimiyorlar. Kocanın karısına böyle bir ilgisizliği doğru değildir İslâm'da... Yoktur böyle bir şey!.. Kadının kocası üzerinde hakkı vardır, kocanın da kadın üzerinde hakkı vardır. Kadın da kocasını men etse, razı olmasa; onun da günahı vardır. Bunların izâle olması lâzım!..

Allah rızası için evleniliyor. Evlilikten maksat, hayırlı evlât sahibi olmaktır. Hayırlı evlât sahibi olmanın yolu da izdivac olduğundan, nikâh olduğundan, karı koca arasındaki ilişkiler olduğundan, bunların yapılmasına sevap verilmiştir İslâm'da... Sevap olduğu bildirilmiştir hadis-i şeriflerde... Böyle olması lâzım!.. Aksi de vebaldir, günahtır.

SORU: Hanımıma ders aldırmıştım, şimdi devam etmiyor. "Bana önceden söylemeden aldırdın." diyor, dersini yapmıyor. Müzik çalıyor. "İlâhi çal!" diyorum, çalmıyor. Sakalıma karışıyor. Ne yapmamı tavsiye edersiniz?

CEVAP: Anlaşılan, İslâmî bakımdan zayıf bir kadın... Onu doğru yola getirmek için devamlı bir çalışma lâzım!.. Otoriter, ciddî bir çalışma gerekir. "Bak bu yaptığın yanlıştır, günahtır! Şu ayet-i kerimeye göre şöyle, bu ayet-i kerimeye göre böyle..." diye müşterek hayatlarındaki tecrübelerden, müşterek inandıkları bildikleri yerlerden deliller getirerek irşed etmeğe çalışmak lâzım!..

İyi insanlar arkadaşlık ederek, iyi komşularla gidip gelmek sûretiyle iyileşebilir. Onlardan görüp yavaş yavaş düzelebilir. Bu da bir çaredir.

SORU: Çeyizimde kristal cam, sırça mutfak eşyaları var, takımlar var... Lüks olduğu kullanmıyorum. Hepsini Allah yolunda değerlendirmek istiyorum. Fakat, annem çok kızacak. Ne yapmamı emir buyurursunuz? Annemi kırmak vebal olur mu?

CEVAP: Çeyizinde gelmiş evde duruyormuş; dursun! Yeri geldiği zaman kullanarak değerlendirebilirsiniz. Kullanılan eşya olsun, fuzûli duran eşya durumunda olmasın!..

Annenizi kırmak vebal olur. Tabii, kırmamağa çalışmanız lâzım!..

SORU: Evli hanımın zînet eşyasından dolayı kurban kesmesi gerekir mi?

CEVAP: Kurban kesmek için insanın nisab miktarından fazla malı olması lâzım. O anda altın kimin elindeyse, kim zengin durumundaysa, onun kurban kesmesi lâzım!.. Eğer altın hanıma aitse, hanım namına kurban kesilmesi lâzım!.. Beye aitse, beyi keser. İkisi de zenginse, ikisinin de kurban kesmesi lâzım!..

SORU: Mehrimi ve epey bir miktar altını, zor bir günde muhtaç olmamak için, evimizde saklıyoruz. Acaba bu düşüncemiz doğru mu?.. Allah yolunda tasadduk etmediğimiz için vebalde miyiz?

CEVAP: Altın ve saire tasarrufların boş durmasından, atıl durmasından, değerlendirilmesi daha uygun olur. Ben bizim şirketlerin koordinatörlerine emir verdim. Dedim ki: "Bakın, kardeşlerimizden gelip bana müracaat edenler var, paralarını değerlendirmek isteyenler var... Paralarını değerlendirecek bir çalışma yapın!" dedim. İnşaallah o da yapılır.

Ama, şu anda da helâl yollarla işletme imkânları olduğu için, tutmak yerine onları değerlendirmek daha uygun olur.

İnsan zekâtını verince, cimrilikten kurtulmuş oluyor. Ondan sonrası fazilet oluyor. Verirse verir; vermezse sorumluluk kalkmış oluyor, zekâtı verdiği için...

SORU: Beş senedir evli olduğum hanımımı ve iki çocuğumu, kızın annesi dün ben işte iken evimden almış, götürmüş. Öne sürdükleri hiç bir konuda hakları da yok... Kızın babası ile görüştüm, "Meseleleri görüşerek halledelim!" dedim. O da kabul etti. Ancak, hanımımı ve çocuklarımı göstermediler. Herhalde uzaktaki bir akrabalarına götürmüşler. Emirlerinizi ve dualarınızı beklerim.

CEVAP: Maalesef ahali müslüman ama, hareketleri İslâmî değil... Kızını, bir beye vermiş; artık o, damâdın emrindedir. Ordan onu çekip almağa hakkı yoktur kendisinin... Dâmadın hükmündedir, dâmâdın sorumluluğundadır. Onun emrindedir. Onu alıp götürmek, yanlış bir şey oluyor. Hem de meşrû bir sebep yokken, ufak tefek kırgınlıklar, kızgınlıklar, geçimsizlikler böyle şeylere sebep oluyor. Bu doğru değildir. Allah ıslah etsin...

Alıp götürenler yanlış bir iş yapmışlar. Bir yuva yıkmakta adım atmış oluyorlar, şeytana uymuş oluyorlar. Mümkünse, onlara haber iletin, dönsünler! Çünkü, yaptıkarı şey şeytanın sevdiği, Allah'ın sevmediği bir şeydir. Yanlış bir şeydir.

Eğer, herhangi bir şekilde dâmâdın onların hoşuna gitmeyen bir durumu varsa, onu da kendileri kararlaştırmasınlar. Çünkü, ölçüyü tam güzel yapamadıkları, kızı alıp götürmelerinden anlaşılıyor. Bir bilen müftüye, hocaya, alim kimseye sorsunlar; o ne derse, öyle yapsınlar!.. Aksi takdirde, çok büyük veballer yüklenirler.

SORU: Beyinden kardeşimin huzuru yok; dua eder misiniz?

CEVAP: Aziz kardeşlerim! Kimse kimseye zulüm ve haksızlık yapmasın!.. Kardeş kardeşe yapmasın, karı kocaya yapmasın, baba evlâdına yapmasın!.. Çünkü ahirette bu münâsebetler hesaba katılmayacak, kişi olarak herkes birbirinden dâvacı olacak!.. Evlât babasından dâvâcı olabilir, karı kocasından dâvâcı olabilir... Binâen aleyh kimsenin hakkını geçirmemek, hiç kimseye zulüm ve haksızlık yapmamak prensibiniz olsun!..

Kocaysanız, karınıza zulmetmeyin!.. Babaysanız, evlâdınıza zulmetmeyin!.. Kuvvetliyseniz, âcize zulmetmeyin!.. Komşunuza zulmetmeyin!.. Gözünüzde küçümsediğiniz insana zulmetmeyin!.. Çünkü, Allah hesabını sorar. Adaletli olun, Allah adaleti sever.

Hadis-i Kudsîde buyuruyor ki Mevlâmız: "Ben kendime zulmü haram ettim, kendim zulmetmiyorum. Ey kullarım, siz de zulmetmeyin birbirinize!.." diyor.

Zulüm Allah'ın en sevmediği şeydir ve şiddetle cezâlandırır. Kocanın karısına zulmetmemesi lâzım, babanın evlâdına zulmetmemesi lâzım, komşunun komşuya zulmetmemesi lâzım!..

SORU: Küçük kardeşlerim benimle dargın... İllâ benim onların ayağına gitmem şart mıdır?

CEVAP: Giden sevap kazanır. Dargın olandan elini ilk uzatan, selâmı ilk veren, dargınlığı izâle etmek için ilk davranan en çok sevap kazanır. Küçüklük büyüklük önemli değil, sevap kazanmak bakımından yapılabilir. Nefsi yenmek bakımından da, gitmek iyidir.

SORU: Bir erkeğe eşinin kızkardeşi nâmahrem midir; tokalaşmaları ve aynı odada oturmaları doğru mudur?

CEVAP: Hayır, tokalaşamazlar! İki kız kardeşi nikâhta tutmak yoktur ama, aynı odada tek başına kalmaları mahzurludur. Efendimiz tarafından yasaklanmıştır. Gerek gelinin kocanın erkek kardeşiyle kalması, gerekse kocanın karısının kız kardeşiyle kalması tehlike doğurabileceğinden uygun değildir. Bir erkeğin mahremi olmayan bir kadınla bir odada yalnız kalması yasaklanmıştır İslâm'da...

SORU: Beyimin amcasını ziyaret edeceğiz. Yalnız amcası ve diğer akrabalarında haremlik-selâmlık yok... Beyim bulunduğu halde, onların yanında oturmamızın hükmü nedir?

CEVAP: İlkönce, haremlik-selâmlığın olması gerektiğini fıkhen anlatmak lâzım!.. demek lâzım ki: Peygamber (SAS) Efendimiz, Fâtımatüz Zehrâ Validemiz'in yanına, sahabesinden bir kaç kişi ile gidiyormuş. Kapıya gelince:

"--Yâ Fâtıma kızım, yanımda birileri var; perdenin arkasına çekil!" buyurmuş.

O sahabe-i kirâm ki, ümmetin en yüksek mertebeli insanları... Yanında Peygamber Efendimiz var... Fâtımatüz Zehrâ Vâlidemiz de örtülüdür. Niye perdenin arkasına çekil dedi?.. Bu işin haremlik-selâmlık şeklinde olması gerektiğini gösteren bir misaldir.

"Bunun böyle olması lâzım, sevabı budur." diye söylenir. Ama, bu mümkün olmadığı zaman... Çünkü herkesi değiştiremiyorsunuz, bir takım mecburiyetler de oluyor. O zaman, nasıl trene biniyorsunuz, istasyona gidiyorsunuz, çarşıda pazarda geziyorsunuz; öyle örtülü olarak, yabancıların yanında durduğunuz gibi durabilirsiniz. Ama söylemek mümkün olur da söylerseniz, onlar da bilmiş olurlar. "Allah'ın hükmü buymuş amca, dayı..." filân diye söylemek lâzım!..

SORU: Enişte, amca, amca ve kardeş çocuklarıyla ailece, tesettüre riayet ederek beraber oturabilir miyiz?..

CEVAP: Herkes haremliği selâmlığı anlamadığı için, örtülü olmak şartıyla, tesettüre riayet etmek şartıyla, böyle yakın akrabalarla bir arada bulunmak mecburiyeti olabiliyor. Bunu ben şöyle düşünüyorum: Kişi çarşıya çıkıyor, otobüse biniyor, sokakta yürüyor; onun gibi...

Tesettüre riayet edecek, mümkün olduğu kadar dikkat ederek, onlara da bunları anlatmağa çalışacak. mümkün olduğu kadar ayrı yerde oturmağa çalışacak ama, bazan da tam yapılamıyor. O zaman, örtülü olarak oturulabilir.

SORU: İslâmî konularda ailemde benden başka tavsiyede bulunacak kimse yok... Küçük kardeş ve ağabeylerime, kız kardeş ve yengelerime de emr-i ma'ruf nehy-i münkeri maalesef sadece ben yapmak durumundayım. Bu konularda daha faydalı söz söylemek, hem de mahremiyete riayet edip nefret ettirmeden sevdirerek, zorlaştırmadan kolaylaştırarak nasıl bir usül izleyeyim?

CEVAP: Usûlü kendin söyledin aziz kardeşim!.. Sevdirerek, zorlaştırmadan, kolaylaştırarak, sıkmadan yapacaksın. Kendinden hiç taviz vermeyeceksin. Yumuşak yumuşak, güleç yüzle, "Allah'ın emri budur." diye anlatacıksın.

(Üd'u ilâ sebîli rabbike bil hikmeti vel mev'izatil haseneti ve câdilhüm billetî hiye ahsen) ayet-i kerimesi gereğince, mevizâ-i hasene ile, hikmetle, onlara yavaş yavaş, kızmadan, sinirlenmeden anlatmak lâzım!..

SORU: Ailemde çok değişik fikirlere sahib kişiler var... Bunlarla bir araya geldiğimde, aşırı tartışmalara giriyorum.. Gerçekleri anlattıkça aramızdaki bağ kopuyor, üzülüyorum. Nasıl bir yol izlememi tavsiye edersiniz?

CEVAP: Bu işe devam edecek ama, üslûbuna dikkat edecek! Hakkı söylemeğe devam edecek, yumuşak yumuşak söyleyecek! Karşı tarafın kalbini kazanarak söyleyecek.

Münakaşadan sonuç hasıl olmaz. "Sen haklısın, ben haklıyım!.." filân gibi sözler iyi sonuç vermiyor. İnsanla önce dost olmak; edeble, sevgi ile, güzel ahlâkla kendisini kabul ettirmesi gerekiyor. Ondan sonra gerçekleri olgun bir tarzda, karşı tarafı da dinleyerek söylersen, delilleri yumuşak yumuşak gösterirsen, kabul edebiliyor. Uslûbunu emr-i maruf, nehy-i münker uslübuna getirecek, vazifeye devam edecek.

Üzülebilir. Üzülmesinin sevabı çoktur. Harbe katılmış da yara almış, gazi olmuş gibi sevap alır üzüldükçe... Onun için işe devam edecek ama, emr-i ma'rufu nehy-i münkeri büyük evliyâullah nasıl yapmışsa, şekli şemâili neyse ona dikkat edecek. Onların hayatlarını okusun, ona göre yapmaya çalışsın!

SORU: Bölgemizde erkekler hanımlarına çok kaba davranıyorlar ve bildikleri halde çoğu hakkını vermek istemiyorlar. Bu konuda ne tavsiye edersiniz?

CEVAP: Böyle bir durum varsa, düzeltin! Olabilir. Bölgesel töreler olabilir. Meselâ kazaklık deniliyor. "Kazak erkek eve girdi mi, tabakları kırmalı, masayı devirmeli, perdeyi yırtmalı... Adam eve girdi mi, kadın tir tir titremeli, kaçacak delik aramalı!.. O zaman işte tam erkek olduğu anlaşılır." filân... Böyle şeyler oluyor.

Bunların aslı esası yoktur. Peygamber Efendimiz yapmamıştır. Peygamber (SAS) Efendimiz hanımlarıyla ne tür konuşmuşsa, nasıl muamele etmişse; nümûne odur.

Peygamber Efendimiz hanımlarını döğmemiştir. "Hanımlarınızı döğmeyiniz!" diye emri vardır. "İyi muamele edin, hakkını koruyun!" diye nasihati vardır. Hele hele birisinin hakkı ise, o hakkı vermemek zulümdür. Haklara riayet etmek esastır. Aman bu kanaati bertaraf edecek şekilde hakkaniyetli davranın!..

SORU: Yetim hakkı yemek kötü bir şey... Yetim yakının ise, evine gidip yemek yemek de buna girer mi? Onlar da darılıyorlar.

CEVAP: Davet ederse, gidersin. Darılıyorsa, çok aşikâr bir şekilde gelmenizi istiyor. Yetim malı yemek demek, çocuğun aklı ermiyorken, mirastan kendisine kalmış olan malı, onun çocukluğundan yararlanıp yemektir. Yoksa, adam yetim olmuş ama malı var, davet ediyor. Kendisinin gönül huzuru içindeki bir ikramı haram değildir.

AHLÂK

SORU: Bir kimsenin insanlar tarafından sevilmemesi, Allah tarafından da sevilmemesi midir?

CEVAP: Hayır!.. İyi insanlar tarafından sevilmemek tehlikelidir. Yoksa, peygamberleri bile sevmeyen insanlar çıkmıştır. İnsanlar tarafından sevilmemek bir ölçü değildir. Firavun ve avanesi Mûsâ (AS)'ı sevmediler. Mühim değil... İyi insanlar sevmezse, o zaman fenâ...

İbrâhim (AS)'ı kavminden kimse sevmedi. Üvey babası bile sevmedi. Herkes düşman oldu, ateşe atmağa kalktılar. İnsanların sevgisi önemli değil, Allah'ın sevgisi önemli!.. Sen Kur'an yolunda yürü, Rasûlüllah'ın yolunda yürü; isterlerse sevsinler, istemezlerse sevmesinler! İnsanların sevmesi önemli değil...

SORU: Bir insanın çok mizah yapması, çok gülmesi, insanları hafife alarak konuşması, Allah tarafından sevilmediğinin bir belirtisi olabilir mi?

CEVAP: Bunlar gaflet alâmetidir. Gaflet tehlikeli bir şeydir. Mizah yapmayı tavsiye etmiyor Peygamber Efendimiz... Çok gülmeyi de tavsiye etmiyor. Hümeze Sûresinde, insanlarla alay etmemekle emrolunuyoruz. Alay etmek, hafife almak iyi huylar değildir. Bunları bırakmak lâzım!..

Tabii, bunları yapıyorsa, şeytanın eline tutulmuş demektir. Şeytan'dan yakayı kurtarması lâzım! Bu haliyle, Allah sevmiyor sayılabilir. Devamlı sevmeyecek demek değil ama, bunlar iyi huylar değil...

SORU: Bizim oturduğumuz binada bir aile var; İslâm'dan habersiz, kötü huylu... Bu aile ile ilişkilerimiz nasıl olmalı?..

CEVAP: Selâmlaşırsınız. Kötülüğe karşı iyilikle mukabele edersiniz. Hediyeleşme, tebrik ve sâir fırsatlardan istifade ederek, yavaş yavaş ölçülü bir tarzda ona kendinizi sevdirmeğe, saydırmağa çalışırsınız.

SORU: Hangi durumlarda selâm vermemek daha uygundur?

CEVAP: Günah işleyen bir insana selâm verilmez. Bunun dışında Kur'an okuyan, vaaz veren, namaz kılan, abdest alan, yemek yiyen insana selâm verilmez. Çünkü meşguldür. O zamanlar selâm alma mecburiyeti de yoktur.

Diğer zamanlarda, müslümanın bildiğine bilmediğine selâm vermesi sevaptır. Konya'da Hacı Veyiszâde'nin (Allah mekânını cennet eylesin) bir menkabesini duymuştum: Çarşıya gidermiş; sağa, sola, önüne, yanına, bildiğine, bilmediğine "Esselâmü aleyküm!.. Esselâmü aleyküm!.. Esselâmü aleyküm!.." diye selâm vere vere gidermiş. Bu, Abdullah ibn-i Ömer RA gibi hareket etmek oluyor.

Abdullah ibn-i Ömer bir keresinde diyor ki, sahabeden bir arkadaşına:

"--Kalk çarşıya gidelim!.."

O da kuşkulu kuşkulu bakıyor, diyor ki:

"--Ey Ömer'in oğlu! Ben senin huyunu, hâlini bilirim. Sen çarşı pazarı pek sevmezsin. Orda yalan yere yemin edilir, eksik tartılır, aldatmaca filân olur... Çarşı pazar şeytanın çok dolaştığı yerdir. Sen niye çarşıya, pazara gitmek istiyorsun; anlat bakalım!.." diyor.

Abdullah ibn-i Ömer RA diyor ki:

"--İnsan çoktur; selâm veririz, sevap kazanırız." diyor.

Bilmediğine de selâm vermek ve böylece sevap kazanmak lâzım!.. Ama günah işliyorsa veya müslüman değilse; o zaman selâm verilmez.

SORU: Akrabamız bize dargın... Barıştığımız zaman zararı dokunuyor; ne yapmalıyız?

CEVAP: Barışacak, çünkü dargın durmak haram!.. Ama, ölçülü duracak. Mü'minin mü'mine üç günden ziyade dargın durması yasaktır. Günaha düşmemek için dargın durmayacak ama; mâdem muzır adam, barıştığı zaman zararı oluyor, dikkat edecek, ihtiyatlı davranacak!..

SORU: Bir seyyidin kötü yolda olması mümkün mü? Hakkı tavsiye etmeyen seyyide nasıl davranılır?

CEVAP: Hak söylenir, hakkı tavsiye et denilir. Çünkü, bu devirde kimin seyyid olduğunu çok iyi bilmemiz mümkün değildir. Herkes çıkıyor, ben seyyidim diyor. Mümkündür, seyyid olabilir; olmayabilir de... Kimin ne olduğunu bilmiyoruz. Yanlış yolda ise doğru yola gelmesi için nasihat edilir. Yanlış söz söylüyorsa, dinlemeye gerek olmaz.

SORU: Babamın kötü huylarını bırakması için dua eder misiniz?

CEVAP: Tabii, biz kötü insanların, günahkârların iyi insan olmasını, hidayete ermesini isteriz daimâ... Ama, asıl o kötü insanın kendisinin işi bu... Yâni, o insan eğer Allah'ın sevdiği bir duruma kendisi gelmezse, başkasının ona dua etmesi tesir etmez. Kendisinin zihniyetinde değişiklik olması lâzım!..

Onun için biz dua ederiz, onun iyiliğini temenni ediyoruz, Allah hidâyet versin... Allah şaşıranları doğru yola hidâyet eylesin... Şu vatanın evlâtları hepsi müslüman çocuklarıydı ama, şaşırdılar. Memleket sanki gayrimüslim memleketi gibi... Giyim, kuşam, yeme, içme, içki, kumar, eğlence vs. bakımından bir gâvur diyarından farkı kalmadı. Bütün haramlar yapılabiliyor, Allah'ın farzlarında ihmal edilebiliyor, kimse de bir şey demiyor.

Bunların söylenmesi lâzım!.. Günahkârlara yapmayın diye ikaz etmek lâzım!.. Devamlı bir çalışma içinde olmak lâzım!.. O kişilere bunları söyleyen olmazsa, kendilerinin de bu işi anlaması zor olur.

Birisi birisine misafirliğe gitmiş. Alış-veriş ediyorlar. Seyyar pazarlamacıymış. Akşam olmuş gittiği köyde... Otel filân da yok... O müşterisi demiş ki:

"--Bizim evde yat!"

"--Peki, kabul ettim, yatayım!" demiş.

Hazırlanmış, abdest almış. Sormuş:

"--Seccadeniz var mı?.."

"--Yok..."

"--Kıble ne tarafta?.."

"--Bilmiyorum..."

"--Vallàhi kıblenin ne tarafta olduğunu bile bilmeyen bir insanın evinde kalmam!.. Sokakta yatarım, kalmam!.." demiş.

"--Yâhu etme, eyleme..."

"--Yok!.." demiş. Almış çantasını, yemin de ettiği için evden çıkmış gitmiş.

Bu ev sahibine öyle tesir etmiş ki!.. "Yâhu, bu adam haklı... Hakîkaten ben ne biçim insanım?.. Evde seccâde yok, kıblenin tarafını bile bilmiyorum." demiş, tevbekâr olmuş, doğru yola gelmiş.

Tabii, biraz da böyle müslüman, yanlışların karşısında aktivite gösterecek, söz söyleyecek, ikaz edecek ki, kötüler de hatâsını anlasın, düzeltsin. O çalışmayı yapmak lâzım!..