Fıkıh ( AKAİD ) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fıkıh ( AKAİD ) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Kasım 2012 Çarşamba

RÜYALAR


SORU: Peygamber Efendimiz'i rüyada görmenin çaresi nedir, yol gösterebilir misiniz? 

CEVAP: Peygamber Efendimiz'i rüyada görmenin şartı, sünnetine uymaktır. Sünnetine uyduğu zaman, sünnetine hizmet ettiği zaman, Peygamber Efendimiz'in tavsiyelerini tutup hoşuna gidecek işler yaptığı zaman, Rasûlüllah Efendimiz görünür ona... Onları yapmadığı zaman görünmez. 

Bazan da azarlamak için görünür. Yine o da sevgidendir. Sevilen bir müslüman bir günah, hatâ işlediği zaman görünür, azarlamak için... "Ben sana darıldım, niye böyle yapıyorsun?" der, kaş çatar. O da "Rasûlüllah bana darıldı, ben bu işi bırakayım." der, bırakır. Bazan da öyle olur. Öyle de olsa yine Rasûlüllah'ı görmek iyi bir şeydir. 

Onun görülmesi için üç esası söyleyebilirim: Sünnetine sarılmak, kendisine çok salât ü selâm getirmek, ümmetine güzel hizmet etmeğe çalışmak... 

SORU: Rüyamda İbrâhim (AS)'ı gördüm, ağlıyordu. Rüyamı yorumlar mısınız? 

CEVAP: İbrâhim (AS) --biliyorsunuz-- koca bir beldenin dinine, putlarına, itikadlarına karşı çıkmış, batılla mücadele etmiş bir insandır. Onun rüyada ağlarken görülmesi; zamanımızda onun temiz inancının, hanif yolunun çiğnendiğini gösteriyor. İman ve itikadda hakka sıdk ile bağlılığın zayıfladığını gösteriyor. Onun ağlaması ona alâmettir. 

Allah bizi din-i mübîn-i İslâma sıdk ile hizmet edenlerden, İbrâhim (AS)'ın yolunda yürüyenlerden eylesin... Zamanımızın bozulduğunu gösteriyor. 

SORU: Acaba şeytan rüyada mürşid-i kâmilin sûretine girebilir mi?.. 

CEVAP: Hadis-i şerifte Peygamber (SAS) buyuruyor ki: "Her kim beni rüyada görmüşse, hakîkaten görmüş demektir. Çünkü, şeytan benim kılık kıyafetime, sûretime giremez." Bu hadis-i şerif doğrudur. Peygamber Efendimiz'i gören, gerçekten Peygamber Efendimiz'i görmüştür. 

Yalnız bazan, başka şekillerde görür gören şahıs... Onun da bir nüktesi vardır. Meselâ, Peygamber Efendimiz'i sakalsız görüyor. Halbuki biliyoruz ki, Peygamber Efendimiz sakallı idi. Bunun mânâsı nedir?.. Bu rüyayı gören şahıs sünnetleri atlatıyor, Peygamber Efendimiz'e uymuyor. Demek isteniyor ki, "Bak, Peygamber Efendimiz'in sakallı olduğu belli; ama sakalsız görüyorsun, sen sünnetleri yapmıyorsun!" Böyle bir nükteden dolayı olabilir. 

Şeytanın başka insanların sûretine girmesine gelince; girebilir, başka başka şekillerle, kılıklarla görünebilir. Yalnız, fenâ fir rasûl makamına ermiş, Peygamber Efendimiz'in ahlâkıyla ahlâklanmış bir mürşid-i kâmil, hakîkî mürşid, rüyada müridine göründüğü zaman şunu şöyle yap, bunu böyle yapma gibi tavsiyeleri ve sâiresi olacaktır. Şeytanın o sûrete girip, çeşitli şeyler söyleyip de onu baştan çıkartamaması için, Allah ona müsaade etmez diye düşünüyorum. Acizâne kanaatim o tarzdadır. 

SORU: Rüyamda şeyhim evimi ziyaret etti. Ona bir bardak su getirdim. Beyaz sakallı bir zat beni sorduğunda, oğlum diye takdim etti. Nasıl yorumlarsınız? 

CEVAP: İyi güzel, mübarek olsun... Sıkı dur bakalım da, o halden ayağın kaymasın!.. 

SORU: Ben bir camide müezzinim. Rüyamda siz bizim camimize gelip sohbet ediyorsunuz. Sohbet esnasında ben size iyice yaklaşmak istiyorum. Şu ayet-i kerîmeyi okuyorsunuz: 

(İnnallaheşterâ minel mü'minîne enfüsehüm ve emvâlehüm biennelehümül cenneh) [Allah mü'minlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine verilecek cennet karşılığında satın almıştır.] 

Sonra Hüvallahüllezi'yi okurken gözleriniz dolu dolu oluyor. Bu rüyayı yorumlar mısınız? 

CEVAP: Hayrolsun, mübârek olsun... Bu ayet-i kerime, cihada teşvik eden bir ayet-i kerimedir. Bu kardeşimiz Allah yolunda malıyla, canıyla, bilgisiyle cihad etme hususunda ikaz olunuyor. "Cihada gayretli ol!" denmiş oluyor. Cihad da sadece gidip kâfirle kurşunlaşmak, silah atışmak demek değildir. İslâm'a yapılan her türlü hizmet ve gayret cihaddır. 

Huvallahüllezî, Allah-u Teâlânın ma'rifetine ait bir ayet-i kerimedir. O da ma'rifetullaha teşviktir. Bu kardeşimiz rüyada cihada ve ma'rifetullah'ı tahsile teşvik edilmiş oluyor. 

SORU: Bir kimsenin rüyasında ölüm halini görmesi, Allah diyerek can vermesi neye işarettir? 

CEVAP: Ölmek hayata alâmettir. Ömür verildiğine ve inşaallah müslüman olarak da yaşayacağına işarettir; Allah nasib etsin... 

SORU: Ben ve ailem Amenerrasülü'yü rüyada okuduk. Bunun rüya tabiri nedir? 

CEVAP: Amenerrasülü'nün meâlini okusunlar. Kendi halleriyle onu bir ölçsünler. İkisini denkleştirdikleri zaman çıkacak. 

SORU: Abdestli yatıyorum, uyku âdâbına da uymaktayım; fakat yine de korkulu rüyâlar görüyorum. Ara sıra da kurt, köpek gibi hayvanlar ısırmıyor ama, beni çok korkutuyor. Ne yapmam gerekir? 

CEVAP: Bu korkulu rüyalar görmesinin kendi hayatındaki bir sebebi vardır, davranışlarında bir kusuru vardır. Ondan dolayı rüyâlar bir ihtardır. Kendisinin genel yaşantısına dikkat etsin, günahlardan sakınmağa gayret etsin!.. 

Bir de müjdeli haberleri çokça okusun! Havf ile recâ arasında dengeli bir tarzda durmak gerektiği için, açsın İhyâu Ulûm'un cennet bahsini, hurileri, köşkleri, kerpiçleri altın gümüş sarayları, şırıl şırıl, Allah deyu deyu akan ırmakları okusun. Zihnini biraz öyle şeylerle meşgul etsin!.. Çünkü aç tavuk rüyasında yem görür. O bakımdan biraz akşam konuşulanlar geceye tesir eder. Sözüne, sohbetine, kafa yapısına, kafasının meşgul olduğu şeylere dikkat etsin! Onları biraz tatlı şeylere, güzel konulara kaydırsın!.. 

Bu şeyler Cemâat-i Tebliğ'in, hani diyar diyar gezip de tebliğ yapan Pakistanlı grubun metodudur. Hiç tehditlerden bahsetmezler, hep mükâfatları anlatırlar: Şöyle yaparsan şu kadar yüzbin sevap var, böyle yaparsan şu kadar mükâfata erersin, havalarda uçarsın, bilmem ne... İnsan hayran olur, gevşer. Biraz zihnini öyle şeylerle meşgul etsin!.. 

SORU: Rüya ile hangi şartlarda amel edilebilir? 

CEVAP: Rüya bir şer'î delil, şeriat yönünden bir hüküm kaynağı olamaz. Çünkü, herkes bir çeşit rüya görüyor. O zaman din böyle rüyaya bağlanırsa tepetaklak gider. 

"--Ben rüya gördüm şu şöyle... Ben rüya gördüm bu böyle... Ben rüya gördüm namazı bıraktım... Ben rüya gördüm ramazanı yedim..." 

Her şeyi görebilir insan... Çünkü şeytan var insanın içinde, nefsi var... Hani düşü bile azıyor rüyada... O halde rüya şer'î delil olmaz, umûmî delil olmaz. 

Ama, rüyanın bir de rüya-yı saliha kısmı vardır. Bunun da bir aslı esası vardır. Böyle salih rüya olduğu zaman, o salih rüyayı bir kaç defa görür, ikaz olur. Onlardan da, şeriatin genel çizgisini zedelemeyen bir rüya ise ona riayet edilir. Bazan rahmânî olur, bir işaret olur, bir ikaz olur. 

SORU: Rüyanın insan hayatındaki etkisi nedir? Tabir edilmeyen, başkasına anlatılmayan rüyalar da çıkabilir mi? 

CEVAP: Rüyanın hak tarafı vardır. Kur'an-ı Kerim'de de hak rüyalardan misaller vardır. Meselâ; Yusuf (AS)'ın rüyası, zindanda kendisine anlatılan rüyalar... İsmâil (AS)'ın kurban edilmesiyle ilgili İbrâhim (AS)'ın rüyası gibi rüyalar vardır. 

Rüyalar birisine anlatılsın anlatılmasın, bazan bir gerçeği ifade ederler ve o gerçek vuku bulur. İyi yorulursa iyi olur. Kötü yoracak insana pek anlatmamak lâzım, o da tahakkuk edebilir. Anlatılacak kimseyi seçmek lâzım!.. 

SORU: İstihârede rüyanın önemi nedir? 

CEVAP: İstihâre duası vardır, namazı vardır. Ondan sonra yatıldığı zaman görülen rüyada işaretler vardır. Onlar önemli oluyor. Yalnız, istihareden önce iştişare önemlidir. Sâlih kimselere, alim kimselere, fakih kimselere sorup araştırmak istihâreden daha önde gelir. İlkönce insan sormalı öğrenmeli; oralardan net bir şey çıkmadığı zaman istihare yapıp, rüyada görülen işaretlere göre hareket etmeli!.. 

SORU: Peygamber Efendimiz'i rüyamda gördüm, yüzünü kara gördüm. Acaba niçin yüzü kara görüldü? 

CEVAP: Senin sünnet işleyişinde bir kusur var, onu gösteriyor bu... Sen sünnet-i seniyyeyi tam yapmamışsın; onun için Peygamber Efendimiz'in cemali sana görünmüyor, kapkara görünüyor. 

Birisi Peygamber Efendimiz'i sakalsız, bıyıksız görmüş. Ne demek?.. Sünnetleri kırpıştırıyor demek, sünnetleri yapmıyor demek... Demek ki, ikindinin sünnetini kılmıyor, farzlar yeter diyor, filân... Onun için Peygamber Efendimiz'i sakalsız, bıyıksız görüyor. Öyle incelikleri vardır bu işin... 

SORU: Yakında vefat etmiş olan annemi sık sık rüyamda görüyorum, hikmetini merak ediyorum? 

CEVAP: Anneniz sizden dua istiyor. Hayır hasenat yapın, onun namına sadaka verin, hatimler indirin!.. Ona işarettir, Allahu a'lem... 

SORU: Rüyada cumhurbaşkanının kendisini ziyaret etmesi neye delâlet eder? 

CEVAP: Hayra delâlet eder. Kendisine bir hayır, bir mükâfat, bir makam verileceğine, maddi bir şeye nail olacağına işaret eder. 


26 Ekim 2012 Cuma

Rabıta



SORU: Rabıta-i mürşidin müridi yetiştirme ve olgunlaştırmadaki rolü nedir?

CEVAP: Çok büyüktür. Hadis-i şeriften alınmadır. Peygamber Efendimiz'le sahabesi arasında rabıta vardı. Ebûbekir Sıddîk Efendimiz'in gözünden Peygamber Efendimiz'in hayali gitmediği için, yalnız olduğu zaman bile rahat olamıyordu. Ayağını uzatamıyordu, serbest olamıyordu.

Yâni, rabıta sevmekten kaynaklanır. Ayrıca, bu rabıta dolayısıyla hakîkaten mânevî bir yakınlık ve bağlılık hâsıl olur. Bu bağlılık, mürşide rabıtadan, Rasûlüllah'a rabıtaya götürür insanı... Sonunda insan, Rasûlüllah'la rabıta etme haline gelir. Onun için, bir yetiştirme merhalesidir bu... Bilinenden bilinmeyene doğru yükselmedir. Kolaydan zora doğru ilerlemedir. Bir merhaledir ve şarttır.

Peygamber Efendimiz diyor ki: "Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, siz beni annenizden, babanızdan, evlâdınızdan ve bütün insanlardan bile daha çok sevmedikçe, hakîkî müslüman olamazsınız."

Rabıta aslında sevgiden kaynaklanıyor. O sevgi ile, onu düşünmesiyle, onunla mânevî beraberliğini kuruyor. Bu beraberlik kuruluyor.

İnsan rûhî merhalelerde ilerlediği zaman, bu bedene bağlı kalmıyor ruhu... Yusuf (AS), Yâkub (AS)'ı görüvermiş karşısında... Zeliha Hatun kapıyı kapatıp, "Hadi, ikimiz kaldık!" dediği zaman, Yâkub (AS)'ı görüveriyor karşısında... "Ne yapıyorsun evlâdım, bu ne durumdur?.." gibilerden, Yâkub (AS)'ın böyle parmağını ısıraraktan göründüğünü naklederler. Evliyâullahın da böyle görünmesi vardır.

Evliyâullahın ruhları bedenlerinden çıkıp böyle dolaşabilir. Bizim şeyh efendilerimizden birisine demişler ki, "Efendim sizi filânca yerde gördük..." "Evet evlâdım! Demin oraları düşünüvermiştim." demiş. Burdan düşünür gibi bir şeyle, o tarafta onun şeyi görünür. Böyle şeyler olur. Bunlar hep rabıtanın inceliklerinden, detaylarındandır.

Kişinin gözünü kapatıp annesini babasını düşünmesi nasıl tatlı bir şeyse, normal bir şeyse...

--Ne yapıyorsun?..

--Ah, ak sakallı babacığım hatırıma geldi. Nur yüzlü, başörtülü annem hatırıma geldi. Gözümü kapattım, onu hayal ediyorum.

Bunun şirkle bir ilgisi olmadığı gibi, insanın da şeyhini böyle düşünmesi, sevgi bağı olarak lâzımdır ve gereklidir. Sevmesi, sayması, dinlemesi ve böyle düşünmesi feyzinin çok olması için de gereklidir. Bu bir alıştırmadır. Sonunda Rasûlüllah'la görüşme haline gelebilmesi için alıştırmadır, başlangıçtır, birinci bölümüdür işin... Daha ötedeki bölümlerine bir gidiştir. Onun için gereklidir.

SORU: Rabıtada Peygamber Efendimiz'i düşünsek, daha iyi olmaz mı?..

CEVAP: Zâten oraya getirecek. Yâni, Peygamber Efendimiz'i düşünmeye müridin ilk başta kabiliyeti yetmez ve o tecellîye kendisi tahammül edemez. Hocasını düşünmekten başlar. O eğitime alıştıktan sonra, Rasûlüllah'a gelir zâten...

Merdivenin altındaki iki basamağa ne lüzum var?.. Bunlar olmasa üst kata çıkamaz mıyız?.. Çıkamazsın; çünkü, buraya basacaksın, oraya öyle çıkacaksın! Alt merdiven olmadan üst merdivene çıkılmıyor.

SORU: Rabıtaya delil olarak Peygamber (SAS)'in zamanından bir örnek verir misiniz?

CEVAP: Peygamber (SAS) Efendimiz, Ebûbekir Sıddîk Efendimiz'in gözünden hiç gitmezmiş. Evde yalnız olduğu zamanda bile... Hattâ onun hayalinin gözünün önünde devamlı olmasından dolayı, ayağını uzatmaya utanırmış, helâya gitmeye utanırmış. Bu bağlılığın bir misâlidir, fenâ fir rasul olmanın alâmetidir. Rabıta da zâten, o olsun diye yapılan bir çalışmadır.

SORU: Rabıta-i mürşid yaparken mürşid Allah ile kulu arasına girmiyor mu?

CEVAP: Olmuyor. Ne demek Allah ile kul arasına girmek; nerden çıkmış? İlgisi yok!..

İnsan namaza duracağı zaman, "Allahu ekber" derken Kâbe'yi karşısında hayal edecek. Kâbe'ye doğru dönüyor ya... Tasavvur edecek: Mültezem şurada, Hacer-i Esved şurada, Hatîm şurasında, Makàm-ı İbrâhim şurada... Bu Allah'la kulun arasına Kâbe'nin girmesi midir?.. Değil... Böyle bir şey tasavvur edebilir.

İnsan askerdeyken gözünü kapattı, annesini babasını düşündü. "Ah evim, barkım, annem, babam..." diye hayal etti. Bu Allah'la kulu arasına girmek değildir, onunla bir ilgisi yoktur.

Şimdi biz karşı karşıya konuşuyoruz. Mürid de tesbih çekerken şeyhimle beraber çekiyoruz diye düşünüyor; ne var yâni?..

Allah mekândan münezzehtir. Öyle aradan, aralıktan filân da münezzehtir. Araya girmek diye bir şey bahis konusu değildir.

SORU: Rabıta yapılırken mürid şeyhi ne olarak görmelidir? Rabıtaya şirk diyenlere verilecek aklî ve naklî deliller nelerdir?

CEVAP: Rabıta ile ilgili Necib Fâzıl merhumun güzel bir kitabı vardır. Hâlid-i Bağdâdî Efendimiz'in Rabıta Risâlesi'nden faydalanarak, kendisi de birtakım görgülerini katarak yazmış. Onu okumanızı tavsiye ederim.

Allah-u Teâlâ Hazretleri,

(Ve kûnû maas sâdıkîn) "Sadık kullarımla beraber olun!" buyuruyor. Yâni "Onlar gibi olun, onların yanında olun, onların cephesinde olun, onların gittiği yolda, onların safında bulunun!" mânâsına geliyor. Onun mânevî tatbikatı, mânevî bakımdan beraber olmak, böyle rabıta ile sağlanıyor.

İnsanın hocasıyla beraber olması, vaazını dinlemesi, nasihatını dinlemesi, dinini ondan öğrenmesi lâzım!.. Bu her zaman mümkün olmuyor. Hem insanlar muhtelif yerlerde oturuyorlar, uzak diyarlara gitmiş oluyorlar. Hem de, günün bir kısmının istirahatle geçmesi gerekiyor. Günün her saatinde insanın hizmette olması da kolay olmuyor. O bakımdan rabıta yapılıyor.

Rabıta yapıldığı zaman, mürid şeyhinin huzurunda olmuş oluyor. Onu denetleyici olarak da düşünebilir. Sevdiği bir kimse olarak, hocası olarak onu karşısında hayal edecek, zikri beraber yaptığını düşünecek.

Rabıtanın şirk olmasının hiç bir aslı, esası, dayanağı yoktur. Çünkü, insanın gözünü kapatması serbesttir. Gözünü kapattığı zaman sevdiği bir insanı düşünmesi serbesttir. Bunun şirkle hiç bir ilgisi yoktur. Onlar herhalde tasavvufu bilmiyorlar veya rabıtayı bilmiyorlar, böyle bir görüşe saplanıyorlar. Ya da İbn-i Teymiye'nin filân kitaplarını iyi okumuyorlar.

Ben şöyle onların kitaplarını ve o kitaplardan alınan özetleri okuyunca, baktım o da bizim gibi düşünüyor. Tasavvufa saygılı, bu gibi pek çok konuda oldukça güzel ifadeleri var... Demek ki yarım bilgili olan insanlar, meseleyi anlamadıkları için yalan yanlış konuşuyorlar.

Şirk Allah'a ortak koşmak demektir. Allah'a ortak koşmakla ilgili herhangi bir şey burda olmadığı için, öyle bir husus yoktur. İnsanın sevdiği bir kimse ile beraber olmak istemesi, beraberliğini düşünmesi şirk değildir.

Birçok mânevî faydaları var... Feyz almak bakımından, insanın yetişmesi bakımından fevkalâde önemli...

Râmûzül Ehâdis'te bir hadis-i şerif var; Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: ÇBir geniş arazide, çölde giderken hayvanınız ürktü, kaçtı. Yardım edecek bir kimse de yok... Çölde uçsuz bucaksız dağların, kum tepelerinin arasında kayboldu. Bulmanız mümkün değil... Kaldınız çaresiz... Sular orda, yiyecek orda... Kumların üstünde bata çıka sizin yürümeniz mümkün değil... Yandınız, mahvoldunuz. Böyle bir durumla karşılaştınız. Ne yapacaksınız?..

--Deyiniz ki: "(Yâ ricâlallah!) Ey Allah'ın erleri, Allah'ın ricâli!.. (eğîsûnî) Bana yardım edin! (eînûnî) Bana yardımcı olun, benim imdadıma yetişin!" diye böyle söyleyin! Çünkü, Allah'ın sizin görmediğiniz maddî mânevî erleri olur, evliyâullahı olur; onlar imdada yetişirler." diye Peygamber Efendimiz tavsiye ediyor.

Onun için, Peygamber Efendimiz böyle deyin dediğine göre, Allah'ın evliyâsına da böyle selâhiyet verildiğine göre; hani ondan yardım istese bile, yine bir mahzuru yoktur. Çünkü, mahzuru olsaydı, Peygamber Efendimiz tavsiye etmezdi. Onun için bu şirk lafı bir taassubdan kaynaklanıyor.

Bir takım insanlar tasavvufa düşman olmuşlar. Bu tasavvuf düşmanlığını İngilizler körüklemiş. Meselâ geçtiğimiz asırda, İngilizler Osmanlı'yla çeşitli cephelerde harb ederken, iki büyük tehlike tesbit etmişler:

1. Hac

2. Tasavvuf, tarikatlar

Neden?.. Hacca gittiği zaman müslümanlar, dünyanın dörtbir yerinden gelip bir yerde toplanıyorlar. "İngilizler falanca yerde şöyle yaptı, böyle yaptı... Ona karşı şöyle tedbir alalım, böyle tedbir alalım!.." diyorlar. Ondan dolayı İngilizlerin başarısı veya gayrimüslimlerin, İslâm'a suikast için çalışanların oyunları bozulmuş oluyor. Onun için hacca düşmanlar...

O zamandan başlamışlar, hac mevsimi geldiğinde haccı engellemeye... İşte, "Salgın hastalık var!" filân diye yalan dolan haberler yaymağa... Bu, yakın zamanlara kadar devam etti. Sonra birden salgın hastalıklar filân hepsi kalktı. Yalanmış demek ki...

Yâni, hac mevsiminde ilkönce "Bir salgın hastalık var!" diyorlardı. "Gidersen, ölürsün!" diyorlardı. Hastaneye havale ediyorlardı, seyahat hürriyetini tahdit ediyorlardı. Doktorların keyfine kalıyordu. Rapor vermeyince, adam burda kahrından ölüyordu. Saçma sapan şeyler... Şimdi bak hiç bir şey olmuyor elhamdü lillâh... Yalanları ortaya çıktı.

Bir de bu tarikatlardan, tasavvuftan has müslüman yetiştiği için çok korkmuşlar. Meselâ deniliyor ki, "Hâlâ Orta Asya'da, Türkistan'da, Rus diyarlarında bozulmadan duran insanlar, bu tarikat sayesinde, tasavvuf sayesinde korunabilmişler, Rus baskılarının karşısında durabilmişler." diyorlar.

Ayrıca bir de hilâfet meselesinden çok korkuyorlardı. müslümanların halifesi olursa, ödleri patlıyor. Neden?.. O zaman, "Azerbaycan'da Ruslar saldırmış, ona karşı tedbir alın!.. Bulgaristan'da Bulgarlar şöyle yapmış, ona karşı tedbir alın!.." dediği zaman, tüm Ümmet-i Muhammed ayağa kalkacağından, böyle bir merkeze bağlılığı istememişler. Halbuki onu kurmak, her müslümanın boynuna vacib!.. Çok önemli bir şey... Çünkü dağınık olduğun zaman, düşman tek tek yakalayıp mahvediyor. Kuzucukları birer birer kurtlar parçalıyor.

O bakımdan böyle şeyler olduğundan, bir tasavvuf düşmanlığı almış gitmiş. Suud'da korkunç bir tasavvuf düşmanlığı var... İran'da kendine göre bir acaib tasavvuf düşmanlığı var... Radikal müslüman dediğimiz, yeni müslüman kardeşlerde bir tasavvuf düşmanlığı var...

Kur'an-ı Kerim'de zikir emri var... Seksen doksan yerde Allah-u Teâlâ Hazretleri zikri emrediyor. Nefsi terbiye etmek, tezkiye etmek vazifesi Kur'an-ı Kerim'de var:

(Kad eflaha men zekkâhâ. Ve kad hâbe men dessâhâ.) "Nefsini terbiye eden kimse kurtulmuş, onu fenâlıklara gömen kimse de ziyana uğramıştır." Ahlâkı güzelleştirme emri Kur'an-ı Kerim'de var... Nefsin oyunlarına karşı tedbir almak, şeytanla mücadele etmek meselesi var... Tasavvufun tüm konuları Kur'an-ı Kerim'in emirlerinden çıkmış, hepsi Kur'an-ı Kerim'de var... Sen bunları nasıl inkâr edersin, zikri nasıl inkâr edersin?.. İslâm'ı bilip tasavvufu inkâr etmek mümkün değil... Ama cahiller tutturmuşlar, öyle gidiyorlar.

Biz de bunların yanlışlığını belirtmek için mecmualarımızda en alim kimselerle röportajlar yaptırıp yayınlıyoruz. Büyük mezheb imamları tasavvuf hakkında ne demişler, onların sözlerin yazıyoruz. İmam-ı Azam böyle buyurmuş, İmam Şafiî böyle buyurmuş, İmam Mâlik böyle buyurmuş, Ahmed ibn-i Hanbel böyle buyurmuş... Şu zâtı medhetmiş, bu şeyhe bağlanmış filân diye onları yazıyoruz ki, millet bu oyunun tesiri altında kalmasın diye...

SORU: Rabıta Allah'la kulun arasına girmek midir?

CEVAP: Muhterem kardeşlerim! Rabıta, irtibat mânâsına geliyor, ilgi kurmak, irtibatlı olmak mânâsına geliyor. Nasıl hani, İstasyonu arayıp düğmeyi çeviriyorsunuz; ilgiyi kurduğunuz zaman, o radyo istasyonunun yayınını alabiliyorsanız, böyle bir ayarlama gibi bir şey olmuş oluyor.

Rabıta, bir sevgi bağlantısıdır, bir saygı bağlantısıdır. O bakımdan... Şimdi bir insan hocasıyla beraber, şeyhiyle beraber bir yerde olsa güzel olur. Aynı mecliste olsalar, sohbetinde bulunsa, sözünü dinlese; beraberce ellerine tesbihleri alsalar, zikirleri yapsalar güzel olur. Bu böyle olmadığı zaman, gözünü kapatacak, mürşidiyle irtibatını kuracak, mürşidini karşısında tasavvur edecek... O da onun karşısında oturmuş, mübârek bir mecliste beraberlermiş diye göz önüne getirecek... Böyle gönül aleminden bir irtibat sağlayacak... Bu irtibata rabıta deniliyor.

Böyle mürşidiyle bir irtibat kurduğu zaman; ziyaretine gittiği zaman, aynı mecliste beraber zikir yapsalar nasıl oluyorsa, orda da öyle bir durum oluyor. Beraber zikretmiş olacaklar, irtibat kurmuş olarak zikretmiş olacaklar. O zaman, böyle bir bağlantı kurulduğu zaman, mürşidindeki füyûzat ve mânevî berekât kendisine intikal eder. O bağlantının bereketiyle kendisi çok feyizyâb olur ve yaptığı ibâdetin tadını duyar, faidesini görür.

Böyle bir fenâ fillâh-beka billâh makamına ermiş mürşid-i kâmil ile irtibat kurduğu zaman insan, istasyonu bulmuş gibi oluyor yâni... O zaman kendisi çok istifade eder. Büyüklerimiz böyle diyorlar. Bu bir sevgi bağlantısıdır ve kısa zamanda müridin terakkî etmesi için gerekli bir çalışmadır.

Bunun hem asrımızın modern ilimlerinden, hem de tarihimizden ve dinimizden çok misalleri vardır. Ebûbekr-i Sıddîk Efendimiz, Rasûlüllah Efendimizi her zaman karşısında görürmüş. Hattâ utanırmış. O kadar böyle canlı bir tarzda karşısında görürmüş ki, utanırmış ayağını filân da uzatamazmış. Yanında değil ama, yanında gibi... İşte buna fenâ firrasûl makamı derler. Yâni, nereye baksa Rasûlüllah'ı görüyor; Rasûlüllah'ı görür hale gelmiş oluyor.

O hale ermek için de, ilkönce fenâ fişşeyh makamı denilen hale ermiş olmak, şeyhini görür hale gelmek lâzım ki; ordan fenâ firrasûl makamı nasib olsun, ordan fenâ fillah makamı nasib olsun diye, büyüklerimiz böyle bu meseleyi açıklamışlardır.

Bir de bazı kitaplarda belirtiliyor ki, Yusuf Aleyhisselâm'ın hikâyesinde, tam öyle Zelihâ valide kapıları kapatıp da, "Gel bakalım!" dediği zaman;

(Lev lâ enraâ burhâne rabbihî) diye bildiriliyor ayet-i kerimede... "Rabbinin burhanını gördü, kendisine hakim oldu, uymadı. Kapıya doğru kaçtı." diye bildirildiği sırada, o gördüğü burhan nedir diye bazı kimseler diyorlar ki rivâyetlerde: Babası Ya'kub (AS)'ı karşısında görmüş... Ya'kub (AS)'ın hayalini aynen karşısında görmüş. Babası karşısında... Evlâdına böyle bakıyor. O zaman kendisine daha iyi hakim olmuş, o teklife karşı direnmiş.

O bakımdan bu işin bir takım mânevî tarafları vardır. O vazifeyi yapan insanlarda da böyle bazı şeyler hasıl oluyor.

Evliyâullahın işleri, bizim bildiğimiz şu dünya hayatındaki işlerimizden biraz farklı oluyor. Şimdi Pakistan'dan birisi bana bir mektup gönderdi. Türkiyeden Pakistan'a gitmiş. Benden de cevap istiyor. "Rüyamda Mehmed Zâhid Hocamız'ı gördüm." diyor, gördüğü şeyleri anlatıyor: "Heyecandan uyandım. Yatakta yanımda yatan hanımım: 'Şimdi odadan dışarıya çıkan ihtiyar zâtı sen de gördün mü?' dedi. 'Yok!' dedim. 'Nasıl bir kimseydi anlat bakalım!' dedim. Tıpkı Hocamız'ı tarif etti." diyor. Evet, rüyasında görünmüş buna ama, yanlarına da ruhaniyetiyle gelmiş. Karısı da görmüş de, soruyor rüyayı gören kimseye: "Gördün mü, şu kapıdan çıkan zâtı? Sırf ben mi gördüm, sen de gördün mü?" diye...

Aynı şeyi, bizim burda bir Lütfullah kardeşimiz vardı, --Allah rahmet eylesin, cennet mekânı olsun-- o anlattı. Kıztaşı'nda apartmanda otururlardı. "Bir gün odada yemeğimizi yedik. Ben de odadan sofaya çıkmak istedim. Sofanın elektriği kapalı, karanlık sofa... Kapıyı tam açtım, karanlıkta Mehmed Zâhid Hocamız böyle karşımda duruyor... Ben ona bakıyorum, o bana bakıyor... Korkulacak bir değil ama, heyecanlandım, tüylerim diken diken oldu. Sırtımdan bir soğuk ter boşandı. Ondan sonra yavaş yavaş Hocamız karşımdan kayboldu." dedi.

Şemseddin-i Sivâsî Hazretlerini anlatıyorlar: Müridiyle kapıdan çıkmış, şöyle bir duvara yaslanmış, şöyle bir müddet durmuş, gözleri kapalı... Müridi diyor ki:

"--Ne oldu efendim, rahatsızlandınız mı?.."

"--Hayır evlâdım, rahatsızlanmadım. Buna rahatsızlık demezler, buna insilâh derler. İnsanın ruhu bedeninden çıkar, o zaman böyle beden böyle şeysiz kalır. O hal oldu da onun için böyle oldu." diyor.

Yâni, bu tasavvufî hayatın ihlâslı, aşık-ı sâdık mensuplarına Allah-u Teâlâ Hazretleri, başta sizin ve bizim kolay anlayamayacağımız, mânevî bir takım haller nasib ediyor. Rabıta da öyle bir hal olmuş oluyor. Yapan görür.

SORU: "Rabıta şirktir, İslâm'da delili yoktur." diyorlar; ne dersiniz?

CEVAP: Hayır! Allah'tan başka bir tanrı düşünmek şirktir. Rabıta ise, hayalinde şeyhini tahayyül etmektir. Bu şirk değildir.

Hayal kurmak yasak değildir. İnsan sevdiği için annesini babasını düşünebilir gözünü kapattığı zaman... Memleketini düşünebilir. Yaz mevsimini, tatili vs. yi düşünebilir... Gözünü kapatır, Kâbe-i Müşerrefe'yi, Medine-i Münevvere'yi düşünebilir. Bunun gibi hocasını düşünebilir.

Hocasını hayalinde karşısında düşünür, bu gayet normaldir. Şirk, Allah'ın birliğini kabul etmemek demek; bununla bir ilgisi yok...

Rabıtayı bilmiyorlar, uzaktan uzağa tenkid ediyorlar. Ne olduğundan haberleri olmadığı şeyleri tenkid ediyorlar.

SORU: Şeyh ile rabıta yapmanın bid'at olduğu söyleniyor; ne dersiniz?

CEVAP: Hayır, bid'at değildir. Taa Peygamber Efendimiz'in zamanına kadar giden geçmişi vardır. Hattâ Kur'an-ı Kerim'de ona dair işaretler vardır. Bu bir mânevî haldir. İnsan o çalışmayı yaptığı zaman hasıl olur. Bu bid'at da değildir, şirk de değildir, yanlış da değildir. Güzeldir, iyi bir tasavvufî çalışmadır ve faydalıdır.

SORU: Rabıtada tahayyülde zorluk çekiyorum, ne tavsiye edersiniz?

CEVAP: Şeyhinin sohbetine fazla devam etsin. Sevgisi ziyadeleşince olur.

SORU: Resimle rabıta olur mu?

CEVAP: Olmaz, uygun değil!.. Pis suyla abdest alınır mı?.. Resimin ancak bir takım meşrû sebeplerle müsaadesi var... Sen onu meşrû sebepler için kullanabilirsin. Pasaport çıkacak, tapuda lâzım, bilmem nerde lâzım; orda kullanabilirsin. Onun dışında öyle resimle rabıta yapmak bid'attir, uygun değildir. Tarikatta bid'attır, böyle şey olmaz!.. O hocasına, usûlüne uygun olarak rabıta edecek, resimle yapmayacak!..

17 Ekim 2012 Çarşamba

NİKÂH



SORU: Evlenmek istediğim kızla rahat görüşebilmek için, evlilik hayatına başlamadan önce dinî nikâh  yapabilir miyim; böyle bir şey olur mu?.. 

CEVAP: Nikâh nikâhtır. Bunun birkaç çeşidi yoktur. Nikâhlandı mı, bunlar evli olurlar, mehir tahakkuk eder. O zaman istedikleri gibi rahat konuşabilirler birbirleriyle; nikâhlı insanlar olurlar. 

Ama nikâlanmadan da bu işler olur. Asırlar boyu böyle devam etmiştir, bir mahzuru yoktur. Hiç görmeden de birbirleriyle evlenenler olmuştur. Anneler, akrabalar gelirler, giderler hallederler. 

Buna bir cevap olarak başka bir soru var; bu da diyor ki: 

SORU: Biz bir oğlan ve kız arasında şer'î nikâhı yaptık. Arada ihtilâf oldu, büyüdü, bozuşma durumuna geldi. Kız tarafı biz boşuyoruz diyor, oğlan tarafı boşamam diyor. Hüküm nedir? 

CEVAP: Boşanamazlar!.. İşte böyle ihtilâflar çıkar. Millet bu nikâhın önemini bilmiyor. Hadi bir şer'î nikâh yapıyorlar, karı-koca oluyorlar. Düğün yapılmamış bir karı-kocalık hâli oluyor. Ondan sonra bozuşuyorlar; o başkasıyla evleniyor, öbürü başkasıyla evleniyor. Halbuki başkasının hanımı... 

Bu nikâh oyuncak değildir. Ya bunu ciddî olarak tatbik etsinler, nikâhlılarsa ona göre hareket etsinler, ayrıldıkları zaman mehrini vermek şartıyla... Ya da yapamayacaklarsa; o zaman nikâhlanmadan, nişanlılık durumuyla, resmî bir tarzda, bu işleri evleninceye kadar yürütsünler. 

SORU: Nişanlı iken dînî nikâh kıyılmış, düğünden önce ayrılmışlarsa, nikâhın fesholması için ne yapmak lâzım?.. 

CEVAP: Nikâhın feshi erkeğin elindedir. Erkek "Boşadım!" dediği zaman, nikâh biter. Zifaf olmadığı için, mehrin yarısını kıza vermesi gerekir. 

SORU: Mehir verilmeden olan evlilik zinâ mı? 

CEVAP: Hayır!.. Mehir verilmeden, normal nikâh kıyılmış da evlenilmişse zinâ değildir. Yalnız erkeğin  kadına mehr-i misil verme mecburiyeti olur, o kadar... 

Konuşulmamış, tayin edilmemiş, şimdi burda kadının ne kadar mehir hakkı var?.. Emsali kadınların mehri ne kadar oluyorsa, o kadar mehir verilir. 

Nikâh sahihtir, zinâ değildir; erkek üzerinde mehir borcu vardır. 

SORU: Ben bir yıl evvel sözlendim ve ardından nikâhımız yapıldı. Sözlüm dindar birisi olduğu için, yöremizdeki adetlere karşı... Ailem ona muhalefet etti. Babam her içeri girip çıktığında nişanlımın ayağa kalkmasını istedi. O da, "Ben bunu yapamam! Hocalarımız bile bizden bunu istemiyor." diye karşılık verdi. Babam nikâhlımdan tamâmen ayrılmamı istiyor. Ben nikâhlı olduğum için ayrılmak istemiyorum. Nikâhlım da ayrılmak istemiyor, "Ailen ne derse desin, beni tercih etmelisin!" diyor. Beyimi tercih edince ailemden kopacağımı düşünüyorum. Ne yapmamızı tavsiye edersiniz? 

CEVAP: Yapılacak şey gayet net, bilinmeyen bir durum değil... Nikâhlı olduğu için, kocasını tercih edecek! 

Kocasının o ayağa kalkma konusundaki ısrarı, inadı doğru değil... Çünkü, Peygamber (SAS) Efendimiz, Sa'd Hazretleri gelirken, (Kumû liseyyidiküm!) "Efendiniz için ayağa kalkın!" buyurmuş. Yâni, kavminizin ulusu, hürmete şâyan şahsı geliyor diye kalkmalarını istemiş. Baba için kalkılabilir, örfümüzde vardır. Örfe önem veriyor İslâmiyet... O bakımdan kalkmam demesi doğru olmamış nişanlısının... 

Tavsiyem, kocasına uyacak; annesine babasına durumun ciddiyetini anlatacak, "Ben mecburum, nikâhlanmış bulundum." diyecek, onları yumuşatmağa çalışacak. Kocasına da, "Bak, kakmakta, hürmet etmekte bir beis yokmuş. Sen de nobranlığı bırak, biraz geçimli ol!" filân diyecek. 

SORU: Beyim tartışırken bana çok kızdı, "Seni bırakacağım!" dedi. Fakat sonra kızgınlığı geçince, söylediğine pişman oldu. Acaba bu sözle nikâhımıza bir zarar geldi mi? 

CEVAP: Nikâhınıza bir zarar gelmez! Bırakacağım deyince, ileriye doğru, gelecek zaman kasdedildiği için, bir şey olmaz. 

SORU: Nişanlı iki kimse nikâhlı sayılır mı? 

CEVAP: Nişan nikâh sayılmaz! Nikâh akdi yapılmadan; yâni, 

"--Sen buna vardın mı?" 

"--Vardım." 

"--Sen bunu aldın mı?" 

"--Aldım." 

"--Tamam mı?" 

"--Tamam!" diye nikâh akdi mün'akid olmadan, sözleşme yaplmadan yüzük takmakla, nişan yapmakla evlilik olmaz. O nişandır, sadece bir sözdür; nikâhın yerini tutmuyor. 

Hattâ nikâh kıyan insan işin inceliğini bilmese de, "Sen bu zâta varır mısın?" dese; o da "E, varırım!" dese yine olmaz. "Ne zaman varacaksın?.." "Varırım işte bakalım..." Zaman belli olmadığı için, o zaman bile olmaz. 

Onun için, 

"--Sen bu kızı aldın mı?" 

"--Aldım!" 

"--Sen de buna vardın mı?" 

"--Vardım!" diyoruz. Mâzî (geçmiş zaman) sigasıyla söylüyoruz ki, iş bitti mânâsına gelsin diye... Onun için, nişan nikâh demek değildir. Nikâhlanmak şarttır, nişanlanmak yeterli değildir. O bir tanışıklık oluyor. 

O zaman birbirlerine tesettürlü olmaları gerekiyor. Nikâhlarını yapıncaya kadar, diğer erkeklerin diğer kadınların birbirlerine durumları gibi oluyor. Yâni, o kadın sokağa çıktığı zaman, çarşıda pazarda, bakkala fırına gittiği zamanki gibi; o erkek de çarşıda pazarda, sokakta bir başka kadınla karşılaştığı gibi, dikkat etmesi gerekiyor. 

SORU: Belediye nikâhı ile evlendik. Dinî nikâh yaptırmadık. Bir çocuğumuz da oldu. Komşular, "Dinî nikâh yoksa, çocuğunuz piçtir!" diyorlar. Bizi aydınlatır mısınız? 

CEVAP: Nikâh iki kişinin, erkekle hanımın, beyle hanım efendinin icab ve kabulü ile olan bir akiddir, bir anlaşmadır. Bu tek başına yapılırsa olmaz. Şahitler huzurunda olacak ki, suistimal edilmesin. 

Ama bu, şahitler huzurunda olduğu zaman; tamam... Şahitler şahitlik ediyorlar ki; bunlar düğün yapmış, zina bahis konusu değil... Normal evleniyorlar bunlar, bu işin içinde sahte bir durum yok... 

Şahitli isbatlı olunca, kayıtlı kuyudlu olunca, nikâhtır bu... Bunda şek şüphe yok... Ama, dua olmayınca, usulüne uygun kıyılmayınca bazı eksiklikler olabilir. Nikâh memurlarının ifadelerine, soruyu  soruş şekline, cevabı alış şekline dikkat etmesi lâzım!.. Eğer böyle bir nikâh olmuşsa, evlilik tamamdır. 

Tabii, kardeşimiz dinî nikâh yaptırmamakla bir kusur işlemiş, bir hayırdan, bereketten mahrum olmuş oluyor ama, öyle çocukların gayrimeşrû çocuk olması gibi bir durum yoktur. Onu boş yere üzmüşler.  Çocukların da nesebi sahihtir; çünkü, nikâhla olmuştur. 

O bakımdan Allah'ın izniyle, çocukları da sıhhatlidir, nikâhları da sağlamdır. Ama yakın zamanda bir de güzel dinî nikâh yapsınlar. Bu işin hayır, bereket, mübareklik meselesi vardır; onu da sağlasınlar. 

SORU: Memleketimizde insanlarımız Avrupa'da çalışabilmek için burada resmî nikâhlarını bozuyorlar.  Avrupa'da oralı kadınlarla nikâh yapıp ecnebî kadınlarla evleniyorlar. Böylece orada oturum almaya hak kazanıp çalışıyorlar. Sonrada izne gelip buradaki hanımlarıyla karı-kocalık vazifelerinde bulunuyorlar. Resmî nikâhı bozma şahit huzurunda oluyor. Bunun hükmü nedir? Konya'nın bir çok ilçesinde bu tür olaylar oluyor, açıklamanızı rica ederiz. 

CEVAP: Aziz ve muhterem kardeşlerim! Şakası olmayan bazı işler vardır, şakası hiç yoktur. Şakası da ciddîdir, ciddîsi de ciddîdir. Meselâ, köle âzâd etmek... "Seni âzâd ettim!" dediniz kölenize... Sonra, "Gel buraya, şaka yaptım. Azâd eder miyim, senden vaz geçemem; etmedim!" deseniz olmaz. "Azâd ettim!" dediniz mi, âzâd olur. "Şaka ettim..." Şakası olmaz bu işin... 

Bunun gibi ciddî işlerden birisi de nikâhtır. Şahitler huzurunda "Ben bu kadını boşadım!" diyor. İtibar sözedir, içteki niyeti muteber değil... O söz söylendi mi, boşanma olur. tekrar nikâhlanmadan o kadın ona helâl olmaz. Bu işin hükmü budur. Allahu a'lem... 

SORU: Bir kimse kalbinden boşama fikri geçirse, bu hanım boş olur mu? 

CEVAP: Olmaz! Öyle bir düşünceden dolayı, sırf kalbinden düşündü diye, içinden geçirdi diye boş olmaz; müsterih olsun. Şeytan öyle vesveseler verir insana da, ondan sonra da böyle gecesini gündüzünü birbirine karıştırır. Öyle vesveselere pabuç bırakmayın, aldırmayın!.. 

SORU: Bazı yerlerde nişanla birlikte nikah da yapılmaktadır. Bu durumda nişan ile düğün arasında uzun süre geçmesinin hükmü nedir? 

CEVAP: Bu tarafeynin kendisine kalmış bir şeydir. İki taraf, kız ve oğlan tarafı isterse, istediği zaman nikâhı yapar, nikâhlanmış olur. Dinen böyle... Şartlarına uygun olarak nikâh yaptığı zaman, nikâhlanmış olur. Ama resmen nikâhlanmadığı zaman, arada bir bozuşma olduğu zaman, bu evli gibidir. Evliliğin şartlarına riayet etmesi gerekir. Kimisi bohçayı kaptığı gibi, "Tamam, alâkamız bitti." diyor gidiyor. Halbuki, evli kalıyor. O gidiyor ötekisiyle evleniyor, bu gidiyor berikisiyle evleniyor. Bu işi iyi bilmediklerinden hatalı şeyler çok oluyor. 

Bizim Hocamız onun için tavsiye etmiş ki, "Resmî nikâhı yaptıktan sonra dinî nikâhı yapın ki, böyle cahilliklerden dolayı bir takım saçma şeyler yapılmasın!" diye... 

Nişanlı olan bir insanın ille nikâhlı olması diye bir mecburiyet yoktur. Nişanlılık devresinde de, normal  ölçüler içerisinde konuşursa, günah olmaz. Orasını da söyleyelim. 

Allah nişanlanan ve evlenen kardeşlerimize huzurlar, afiyetler nasib etsin... Bereketli, hayırlı olsun... 

SORU: Bir kız, babasının daha sonra izin vereceğini bilirse ve zaruret durumu varsa, babasından habersiz nikâh kıydırabilir mi? 

CEVAP: Nikâh hususunda bizim mezhebimizde esas olan kişilerin kendileridir. Şafii mezhebinde ve bazı mezheblerde velisinin izni de şarttır. Ama her şeyi usûlüyle yapmak için, hakkı olanlara sorarak nikâhı güzel yapmak olabilir. Ama bazan anneler babalar dinsiz oluyor, müslümana vermek istemiyorlar, açık kimseye vermek istiyorlar... Böyle garip durumlar olabiliyor. Esas itibariyle hak kendisinindir bizim mezhebimize göre... 

SORU: Fazla bilgim yok ama, beni hoca bilip nikâh kıymak için çağırıyorlar, gideyim mi? 

CEVAP: Nikâh iki kişi arasında bir akittir, anlaşmadır, hukukî bir işlemdir. Ama bu şahitlerin huzurunda oluyor. Tabii, hoca efendilerin bu nikâhı kıyması, bereket olsun, dualı olsun, besmeleli olsun diyedir. Aslında hoca ne kadar kıysa, birisi evet demedikten sonra, öteki evet demedikten sonra nikâhlanmış olmazlar. İkisi arasında oluyor işlem... 

Onun için ikisine şöyle şeriatın gösterdiği adab ve ifadelerle sorup, aldım-vardım dedirten bir kimse nikâh kıyabilir. Bunun için başka bir şeye hacet yok!.. 

SORU: Şehrimizde bir hoca kardeşimiz, 32 farzı bilmediği için bir damadın nikâhını kıymadı. Acaba nikâhın sahih olması için 32 farzı bilmek şart mı? 
CEVAP: İnsan, "Lâ ilâhe illallah" dediği zaman mü'min oluyor. Ama, öteki şeyleri bilmeyince, cahil olmuş oluyor. Onları kısa zamanda öğrenmesi lâzım!.. "Lâ ilâhe illallah" deyip mü'min olan, henüz ötekileri öğrenmemiş durumda olan bir kimse, mü'min olduğundan nikâhı kıyılır. "Bunu öğren!" demek  lâzım ama, kıymamak uygun olmamış. 

2 Nisan 2012 Pazartesi

NEFİS TERBİYESİ

SORU: Tevbenin şekli ve şartları nelerdir? Küfre düşenin tevbesi nasıl olacak?

CEVAP: Küfre düşenin tevbesi, gözyaşı döküp tekrar kelime-i şehâdet getirmektir. Allah'tan afvü mağfiret istemektir. "Bir hatâ işledim yâ Rabbi! Ben senin varlığını, birliğini ikrar ediyorum." demektir.

Tevbenin şartları için, meselâ Tenbihül Gafilîn, Riyâzüs Salihîn veya İhyâu Ulûm'a bakarak şartlarını öğrenebilirsiniz. Günahına pişman olmak, bir daha işlememeğe kesin kararlı olmak, günahta ısrar etmemek... filân gibi şartları vardır. Detayını oralardan öğrenirsiniz.

SORU: Nefsimden şikâyetim var; ne tavsiye edersiniz?

CEVAP: Burda herkesin nefsinden şikâyeti var... Allah nefislerimizi ıslah eylesin... Tabii, nefsin ikmâlini yapıp yapıp da, ondan sonra ıslah etmek zordur. Yâni, bir taraftan nefse silahı vereceksin; bazukayı, kaleşinkofu, dinamiti ve sâireyi vereceksin, ondan sonra da nefisten şikâyet edeceksin... Nefsin bir kere arpasını kesmek lâzım! Nefsi riyâzetle yere düşürmek lâzım!.. Bir de nefisle mücadele edecek olan insanın ruhunu kuvvetlendirmek lâzım!..

Ruhu kuvvetlendirmek de zikirle olur. O yolla nefsin karşısında ruhu kuvvetlendirip, ona galip gelecek hale getirmek; öbür taraftan nefsin ikmal yollarını, can damarlarını kesip kuvvetlenmesini engellemek lâzım!..

SORU: Şeytanı yenebilmem, mânen güçlü ve iradeli olmam için ne tavsiye edersiniz?

CEVAP: Bu tasavvufî bir çalışmaya bağlıdır. İnsan riyâzet yapacak, nefsinin emirlerine, arzularına karşı çıkmağa devam edecek... Ramazan orucu gibi çalışmalar olacak, nafile oruçlar olacak... Böyle çalışmalarla yavaş yavaş kendi nefsini yenmeyi öğrenecek, şeytanı yenmeyi öğrenecek. Tasavvufî vazifelerini güzel yapmağa çalışsın!..

SORU: Nefse ibadetleri sevdirebilir miyiz, bunu nasıl yaparız?

CEVAP: Evet, bir zaman gelir, nefis ibadetleri sever. O zaman ona nefs-i râdıye derler. O makama yükseldiği zaman, ibadetleri seve seve yapar. Her şeyinden hoşnud olarak Rabbini sever, ibadetlerini yapar.

Onun için, tasavvufî eğitime devam etmek lazım!.. Nefs-i emmâre'yi geçip, nefs-i levvâme'yi geçip nefs-i mütmainne'ye ulaşmak, nefs-i radıye makamına gelmek lâzım!..

SORU: Nefsime uyarak bazı günahları işliyorum, arkasından pişman olarak tevbe ediyorum. Daha sonra tekrar işliyorum. Bazı günahlardan kendimi kurtaramıyorum. Acaba günahta ısrar etmiş oluyor muyum, ettiğim tevbeler kabul olur mu?

CEVAP: İnsanoğlunun nefsi olduğundan, şeytan olduğundan, bu tarif edilen durumu sıkça yaşar insanlar... Buna benzer hastalıklar maalesef yaygındır. Peygamber Efendimiz (SAS) Efendimiz buyuruyor ki:

(Mâ esarra men istağfera) "Tevbe ve istiğfar eden günahta ısrar etmiş sayılmaz." Pişman oluyor, tevbe ediyor; ama yine nefse uyuyor, günah işliyor. Tabii, ısrar sayılmaz. Yalnız tevbe ederken, "Ben bunu yine yaparım." diye düşünmeyecek, yapmamaya azmedecek. Yaparsa, yine Allah tevbesini kabul ediyor.

Bu durumun devam etmemesi insanın bir takım koruyucu tedbirler alması lâzım!.. Bu koruyucu tedbirler de tasavvuf ilminin içine giriyor.

İnsanın günahlara düşmemesi, kendisine hâkim olması için ne yapması lâzım?.. Az uyuması lâzım, az yemek yemesi lâzım!.. İnsanlarla az oturup konuşması lâzım!.. Günah muhitlerinden uzak durması lâzım!.. İbadetini tâatini yapması lâzım, abdestli olması lâzım!.. İşte bunlara dikkat ederse insan, inşaallah günahlardan korunabilir.

SORU: İhlâsımı kaybediyorum, acaba ne yapmam gerekir?

CEVAP: İhlâsın başı helâl lokma yemektir. Tevbeye, estağfirullah demeye, zikre devam ederse, Allah yardım eder.

SORU: Vukuf-u kalbî'yi açıklar mısınz?

CEVAP: Allah'ın her yerde hàzır ve nâzır olduğunu bilip, ona göre edebini takınıp, ihsân makamı dediğimiz:

(El'ihsânü en ta'büdallahe keenneke terâhü fein lemtekün terâhü ve innehû yerâke) "Allah'a görüyormuş gibi ibadet etmendir. Çünkü, sen onu görmüyorsan da, o seni görüyor." dediği gibi edebi takınmak çalışmasıdır. Ona gayret etmeli!..

Tabii, bu her yerde vardır. İnsanın, banyoda ve yüznumarada bile şeriatın tarif ettiği şeylere dikkat etmesi gerekiyor. Oturmasına, yönüne, temizlenmesine vs. ihtimama etmesi, tamâmen her yerde Allah'ın rızâsını gözetmesi gerekiyor.

SORU: Nefsi terbiye eden müslümanlar, tüm tasavvufî kurallara uyarak keşfe ve yakîn ilmine ulaşabilir mi?.. Bazıları, "Keşif ve yakîn için kabiliyet gerekir. Nefsini terbiye eden herkes yüksek iltifatlara nâil olup, ilhama mazhar olamaz!" diyorlar; ne buyurursunuz?

CEVAP: "Bu keşif ve kerâmet evliyâlığın şartından değildir." der kitaplarımız... Gerçekten de öyledir. İnsanın bir keramet göstermemesine rağmen Allah'ın çok sevgili kulu olması vâkîdir ve böye olabilir. Kerâmet gösterdiği halde, sû-i hâtime ile ahirete göçenlerin olduğu da vâkîdir, böyle de olabilir.

Keşif ve kerâmet bu yolun esası değildir. Bu yolun esası istikamettir, müstakîm olmaktır. Sırat-ı müstakîmde yürümektir. Şeriatin çizgisinde, Kur'an-ı Kerim'in yolunda, Rasûlüllah'ın yolunda yürümektir. En büyük kerâmet istikamettir. Yâni, bu yolda yürümektir, velevki başka kerâmeti görülmese bile... Ama Allah gösterir. Bazan gösterir, bazan göstermez. Göstermek şart değildir.

SORU: Tevâzunun ölçüsü nedir?

CEVAP: Tevâzu, kibirlenmemek, alçak gönüllü olmak demek... Tevâzuyu Allah sever, tevâzu göstereni yükseltir.

Tevâzunun ölçüsü, tezellüle düşmemektir. Yâni, kendisini alçaltacak bir şey yapmamaktır. Mütevâzi olur ama, vakarlı, ölçülü, efendice bir tevâzu içinde olur. Böbürlenmez ama, kendisini ayaklar altına aldıracak, horlayacak bir tarzda da tevâzu olmaz.

SORU: Kardeşin kardeşe ufak şeyler için kızması doğru mudur?

CEVAP: Kızmak doğru değildir. Peygamber Efendimiz'e birisi geldi, "Bana nasihat et yâ Rasûlalah!" dedi. Peygamber Efendimiz dedi ki:

(Lâ tağdab) "Kızma!" dedi. "Başka bir nasihat et!" dedi. (Lâ tağdab) "Kızma!" dedi. "Başka bir nasihat et!" dedi. (Lâ tağdab) "Kızma!" dedi.

Kızmamak için nasıl tutar insan kendisini?.. Araplarda bir adet var, (Sallü alen nebiyyi) "Peygamber Efendimiz'e salevat getir!" diyor. Karşı taraf da mecbûren "Allahümme salli alâ seyyedinâ muhammed" diyor. Şeytan gidiyor, kızgınlık biraz geçiyor.

Bizim köyde birisi vardı, kızdığı zaman "Lâ ilâhe illalah" derdi. O da stresi, gerginliği atıyor. Yâni zikredersiniz, salevat getirirsiniz, kızgınlık geçer. "Hasbunallah" dersiniz, "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh" dersiniz.

Bizim rahmetli fakülte sekreteri çok iyi bir insandı. Allah cümle geçmişlerimize rahmet eylesin, ona da... Bir Arap elçiliğinden telefon açmışlar. Arapça bir şeyler söylemişler ama, bizim sekreter çok iyi Arapça bilmiyor. Birazcık biliyor, çat pat... Kırık dökük bir şeyler söylemeye çalışmış. Arap da hızlı konuşuyor. Anlayamamış sözlerini... Biraz daha uğraşmış, terlemeye başlamış. "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh" demiş, medet istiyor Allah'tan... "Bir kızdı diyor karşı taraftaki... 'Ne diye Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh diyorsun, ben sana ne yaptım da, bilmem ne...' diye bir yığın laf söyledi Arap" diyor. Meğer hakaretmiş, "Sen ne laf anlamaz adamsın!" mânâsına kullanılıyormuş Araplarda... Böyle şeyler oluyor.

Ama, "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh" demek, "Estağfirullah" demek, "Allahümme salli alâ seyyedinâ muhammed" demek, "Eûzü billâhi mineş şeytànir racîm" demek gibi tedbirler, şeytanı uzaklaştırır, kızgınlığı uzaklaştırır. Ayakta ise oturmak, abdest almak gibi şeyler vardır.

SORU: Kul hakkını affettirmek için ne yapmak lâzım?

CEVAP: Helâlleşmek lâzım!.. Gidip, "Ben senin hakkını yemiştim, al!" demek lâzım!.. Mânevî hakkı ise; "Ben sana şöyle yapmıştım, böyle yapmıştım; senin haberin yok! Beni affet kardeşim!" demek lâzım!.. Helâlleşmezse, ahirette gelip yakana yapışacak. O bilmiyorsa bile Allah bildirecek. Onun için, dünyada iken halletmek lâzım!..

SORU: Bir müridin feyz almasına neler mânî olur?

CEVAP: Mânîler çoktur. Bir kere haram lokmalar, günahlar, harama bakmalar... vs. Bunlar çeşitli şekillerde müridi yükseldiği yerden aşağıya düşürür. Yâni, biraz terakkî etmiş ise, geri götürür.

Onun için, bizim kaidelerimizden birisi nazar ber kadem'dir. Yâni, bakışı pabucunun ucunda olacak; etrafa bakmayacak, harama bakmayacak... Televizyonun karşısına geçer, şarkıcıyı dinler, filmi seyreder... Açık saçık kadınlar gelir geçer. Meyhane sahnesi gelir, başka kötü sahneler gelir... O zaman insanın içi allak bullak olur, feyzi kaçar, yükseldiği yerden aşağı düşer.

Haramlardan, günahlardan kaçınmağa çok dikkat edecek!.. İnsanın feyzinin çok olması ve ilerlemesi için, mutlaka günahlardan titizlikle kaçınması lâzım!..

SORU: Sabah namazına kalkamıyorum; çaresi nedir?

CEVAP: Sabah namazına kalkamamak bir cezadır muhterem kardeşlerim!.. Allah'ın cezâsıdır, Allah affetsin... Bir cezâa müstehak oluyor da, Allah huzuruna almıyor yâni... İşin aslı böyledir mânevî bakımdan... Onun için edebe dikkat edecek; bir... Akşamleyin abdestli yatacak; iki...

Abdestli yatmadığı zaman şeytan gelir, âzâlarına düğüm vurur. Hadis-i şerifte böyle bildiriliyor. Yâni gözünü bağlar, kulağını bağlar, her âzâsını düğümler... Ezanı duymaz, gözünü açamaz, ibadete kalkamaz! Onun için, abdestli yatmağa dikkat edin!..

Bir de nefsi çok kuvvetlendirdiğiniz zaman, yemek yiyerek vs.; o zaman nefis gàlib gelir. Uykuyu sevdiği sevdirttiği için kaldırtmaz. Akşam yemeklerini hafif yeyin, erken yatın!.. O zaman, sabah vaktinde nefis kuvvetini kaybetmeye başlar. Nefsin tâkati kalmaz, yat desen yatmaz duruma gelir. Karnı acıktığı için, bir mutfağa gideyim diye kendisi kalkar. Bakalım akşamdan neler kalmış diye dolabın başına gider.

Onun için bir çaredir bu da... Akşam az yedirirsiniz. Sabahleyin o mutfağa gideyim derken, siz de onun yolunu çevirttirirsiniz, lavaboda abdest aldırırsınız, camiye götürtürsünüz.

SORU: Nefsi terbiye etmenin ilk yolu nedir?

CEVAP: Tasavvufa girmektir. Girmişse, vazifeleri yapmaktır.

SORU: Nefsi alt etme, terbiye etme yönünde bize bir şeyler söyleyebilir misiniz?

CEVAP: Nefsiye terbiye etmenin, alt etmenin iki yolu vardır:

1. Birinci yolu, nefsin gücünü, kuvvetini azaltmaktır. Oruç tutarsın azalır, az uyursun kuvveti azalır... Çok konuşmazsın, hatalara düşmezsin... İnsanların arasına çok katılmazsın, tenhada durursun, kendi başına durursun, rahat olursun... Bunlara işte kıllet-i taâm, kıllet-i kelâm, kıllet-i menâm, uzlet-i enâm, zikr-i müdâm demişler. Zikre müdâvim olursun. Böyle tedbirlerle, terbiye ile nefsin arzuları kırılır.

Yâni, arzuları zayıflıyor zaten... Coşkunluğu kalmıyor arzularının... Oruç tuttuğu zaman, az uyuduğu zaman vs. Böyle bir yol vardır.

2. Bir de zikre kuvvet gidilip, insanın aşkının, şevkinin, muhabbetinin, Allah-u Teâlâ Hazretleri'nin yoluna sevgisinin coşması sûretiyle, günahlara nazar etmeyecek hale gelmesi vardır. Aşk ve muhabbet yolu ile terbiye, zikre devam ederek; o da olabilir.

Tabii, hepsinin çeşit çeşit incelikleri vardır. Tarikatte halvet vardır. Şeyh efendinin çeşitli tâlimatı vardır.

SORU: Ben derviş oldum ama, nefsime hakim olamıyorum; ne tavsiye edersiniz?

CEVAP: Tabii nefis çok azgındır. Nefsi yenmek, gerçekten zordur. İnsan bunun zorluğunu yenmeğe kalkıştığı zaman anlıyor. Peşinde gittiği zaman anlamıyor da, karşısına çıktığı zaman nefsi yenmenin ne kadar zor olduğu anlaşılıyor. Allah hepimize yardımcı olsun...

Zor bir iştir. Abdestli olarak, zikir yaparak, tarikattaki vazifeleri yerine getirerek insan kuvvet bulur, Allah'ın yardımına mazhar olur. Onları muntazaman yapması lâzım!..

SORU: Nefsi uysallaştırmanın yolu nedir?

CEVAP: Az yemektir, az konuşmaktır, az uyumaktır, çok zikretmektir.

SORU: Kitaplarda az yemek tavsiye ediliyor. Fakat, buna riayet ettiğimde, ailemin, çevremin tepkisini çekiyorum. Çok zayıf olduğumu söylüyorlar. Acaba ne yapmalıyım?

CEVAP: Peygamber Efendimiz (SAS) buyuruyor ki: "Kuvvetli müslüman, zayıf müslümandan daha hayırlıdır. Hepsi hayırlıdır ama, o daha hayırlıdır." O halde vücudun zaafa düşmemesi önemli... Zayıfsan gerçekten, verem olacağına, ağzın kokacağına, Allah rızası için yemek ye!.. Yâni kuvvetli olayım da, iyi müslüman olayım diye...

Yemeğin azaltılması şu sebeptendir: Yemeği çok yediği zaman, insanın nefsi kuvvetlenir. İnsanı haramlara, günahlara sevkeder. Oruçlu olduğu zaman, az yediği zaman nefsi kuvvetlenmez. O bakımdandır. Bunun ölçüsü, vücudun zayıf düşmemesidir.

SORU: Samîmî müslüman olmak için ne yapmak lâzım?

CEVAP: Derviş olmak lâzım. Samîmî müslümanlık yolu o, takvâ yolu o...

SORU: Şehvet kesilmeden dervişlikte ilerlenilir mi?

CEVAP: Şehvet kesilmez, kesilmesi de gerekmez. Çünkü, normal ölçüler içinde Allah öyle yaratmıştır, normaldir. Onun esiri olmak doğru değildir. İnsan evlenecek, evlât yetiştirecek... Hayırlı evlâtlar insanın dünya va ahiretinin sevabının artmasına vesile olur. Ümmet-i Muhammed'in adedi artar... vs. Bunlar normal şeyler...

İslâm'da fıtrata aykırı bir durum yoktur. İslâm, fıtratı doğru bir yola sevkeder. Yaratılışında insanın bu duygular varsa, bunun meşrû yolu da nikâhtır, evliliktir; bu normaldir. Evlendiği zaman, insanın dini bütünleşiyor. Demek ki, doğrudan doğruya bu duygular insanın mânevî ilerlemesine zarar vermiyor. Aklını başından alır da çok meşgul ederse, tabii ilerletmez o zaman... Onun için de oruç tutmak lâzım, gözünü haramdan sakınmak lâzım ve zikre devam etmek lâzım!..

SORU: Çok uyuyorum, ne tavsiye edersiniz?

CEVAP: İnsanın çok uyuması, yaşıyla ilgili olabilir. Meselâ, çocuklar çok uyurlar, yaşlılar uyumak istedikleri halde uyuyamazlar. Yaşla igili bir meseledir. Sonra delikanlılık çağında büluğ meseleleriyle ilgilidir.

Bazen yemekle ilgilidir. Çok yemek yediği zaman insan, hemen gözleri mahmurlaşır, yatacak yer aramağa başlar.

Bazen de uykusuz kaldığı zaman olur. O da normaldir. Olduğu yerde böyle başı yere düşer. Uykuyu normal miktarda uyumak lâzım!..

Bunun normal şekli ikidir: Bir yatsıdan sonra yatmalı, teheccüd zamanına kadar uyumalı!.. Mümkünse bir de öğleden evvel Efendimiz uyurdu; o uykuyu uyumalı!.. Bu ikisini yaptı mı insan, çakı gibi sıhhatli olur.

Çok uykuya düşmemek için ikinci şey, çok yemek yememeli!.. Vücuduna lâzım olacak kadar yemeli... Fazla yediği zaman, fazla uyur.

--Maşaallah bu arkadaşımız pehlivandır, bir oturduğu zaman bir kuzuyu yiyor.

Tamam, bir kuzuyu yerse, üç gün uyur o... Ona da dikkat etmek lâzım!

Büluğla ilgilidir dedim; yâni, bazı cinsel meselelerden dolayı da insan uyku durumuna düşebilir. Her şeyde itidale dikkat etmek lâzım geliyor.

SORU: Teheccüd namazına kalkamıyorum, ne yapayım?

CEVAP: Teheccüd namazına kalkmak için, akşam abdestli yatmak lâzım... Yâni abdest alacak, ondan sonra iki rekât , dört rekât namaz kılacak, abdestli yatacak. Akşam yemeğini de az yemek lâzım...

Dün Tabakatüs Sûfiyye'de okuduk. Evliyâullah, İbrâhim ibn-i Edhem Hazretleri'ne nasihat ediyorlar: "Karnın tokken gece ibadetini yapmayı hiç umma; mümkün olmaz!" diyorlar. Akşam hafif yiyecek ki, gece uykusu hafif olsun, teheccüde kalkabilsin.

Onun için, akşam yemeklerini sebze olarak, hafif olarak, erken olarak yerseniz; bir de namaz kılıp abdestli yatmağa dikkat ederseniz... Bir de duası vardır:

(Allahümme eykıznî fî ehabbis sââti ileyke vesta'milnî biehabbil a'mâli yedeyke) diye tavsiye edilen duası vardır; bunu da okuyun. Türkçesi şu ki: "Beni en mübârek zamanda uyandır yâ Rabbi! En sevdiğin ibadeti işlemeğe muvaffak eyle yâ Rabbi!" demek...

SORU: Sabah namazını, işrak namazını camide kılmak nefsime zor geliyor; ne yapmalıyım?

CEVAP: Akşam erken yatsın!.. Hakîkaten zor geliyor. Gece saat ikide yatmışsa bir insan, sabah kurşunlanmış gibi oluyor, yataktan kalkması zor oluyor. Akşam erken yattığı zamanda karnı da acıkıyor, midesi de boşalınca, --aç tavuk rüyasında yem görürmüş-- o zaman erken kalkıyor.

Akşam yemeğini hafif yerse, akşam erken yatarsa... Sahabe-İ Kirâm akşam erken yatardı. Yatsıdan sonra çok oyalanmaz, hemen yatardı. Az yeyince, yatsıdan sonra hemen yatınca, hele hele böyle kış günlerinde çok rahat kalkarsınız. Teheccüde bile kalkarsınız evvelallah...

Bir de duası vardır:

(Allahümme eykıznî fî ehabbis saati ileyke vesta'milnî bi ehabbil a'mâli yedeyke.) "Yâ Rabbi, beni en mübarek zamanlarda kaldır, ibadet yapabileyim! En güzel ibadetleri, sevdiğin ibadetleri yapmayı nasîb eyle yâ Rabbi!.." diye böyle dua eder yatarsınız. Abdestli yatarsınız, kalkarsınız.

Uykunuzu alarak kalkınca da, işrake de kalırsınız, o hac ve umre sevaplarını da kazanırsınız, rızkınız da bol olur.

SORU: Caminize geldim, sabah namazını kıldım, yapılan duaları ve faaliyetleri sevdim. Merak ettim, bazı kimseler neden kalkıp gidiyor?

CEVAP: Hakikaten sabah namazını camide cemaatle kıldıktan sonra camide oturup zikirle meşgul olmak, Peygamber Efendimizin sünnet-i seniyyesidir ve sevaplıdır. Bir hac ve umre yapmış gibi insan sevap kazanır.

Şimdi bu ibadetler sevaplıdır amma, bunları yapmıyor diye giden kardeşlerimizi kınamak doğru olmaz. Hastası vardır, işi vardır... Trene yetişecektir, otobüse yetişecektir... Mazereti vardır, ihtiyardır, idrarı sıkışmıştır, midesi bulanıyordur... Böyle bir mazereti olabilir. Ondan dolayı hüsn-ü zan edecek.

Farz olmayan ibadetler için herhangi bir kimse suçlanırsa, sûizandan dolayı kendisi günaha girer. Bazı insanlar da sevaplarını söylemek ve göstermek istemezler. Çünkü gösterilince, sevabın ecri bir miktar kaybolacağı için göstermek istemezler. Gizli ibadet yaparlar, belli etmezler. Yâni, bir köşeye çekilirler, görünmeden yaparlar.

Onun için büyüklerimiz demiş ki: "Her gördüğünü Hızır bileceksin, her geceni kadir bileceksin!" Yâni, karşındaki insana hüsnüzan besliyeceksin. Kendisi yaşlı ise, "Bu benden çok yaşadı, benden çok ibadet etti; makamı benden üstün!" diyeceksin. Yaşı senden küçükse, "Bu benden az yaşadı, günahı az işledi; bunun günahı benden daha az!" diyeceksin. Herkese güleç yüzle ve iyi nazarla bakacaksın ve gördün olayları hayra yorumlayacaksın, şerre yorumlamayacaksın; "Elbet bir sebebi vardır." diyeceksin.

Sonra, bazı insanların geniş sorumlulukları olur. Bir tane işi olmaz bin tane işi olur, bin tarakta bezi olur. Senden fazla ister orada kalıp o sevabı kazanmayı ama, o işi vardır, bu işi vardır... Kafasında binbir tane mesele, problem vardır. Elbette onları da yapması icab ediyordur.

Sonra Allah'ın sevgili bir kulunun, iyi bir insanın yazdığı kitaba baksan, konuşmasını dinlesen;

Buldum demez bulanlar,
Gördüm demez görenler,
Hakîkate erenler,
Gizli sırrı açar mı?..

diyor Üftâde Hazretleri... Bazıları da kendisini göstermemeyi tercih eder, kendini saklar, belli etmez. Melâmet meşrebli olur bazıları... "Halk beni günahkâr zannetsin, pek rağbet etmesin, itibar etmesin, izzet etmesin! Şöhret afettir. Parmakla gösterilmek --Allah korursa korur, korumadığı insanlar için-- bir felâkete sebep olabilir. Mânevî bakımdan bazı sıkıntıları vardır." diye düşünen insanlar olur.

Onun için hüsnü zan etmek lâzım, hüsnü zan edin!.. Siz ibadetleri yapın; eğer kötü halini tahmin ettiğiniz bir kardeş varsa, ona da dua edin!..

Kimse kendisini savunmaz, "Ben Allah'ın sevgili kuluyum, velî kuluyum, yüksek kuluyum!.. Şöyleyim, böyleyim..." demez. "Er yarın hak divanında belli olur!" demiş ilâhide... Yarın rûz-i mahşerde, mahkeme-i kübrâda kulun iyiliği belli olacağı için, Allah'ın hiç bir sevgili kulu, "Şöyleyim, böyleyim..." demez. Ne Ebûbekir Sıddîk demiştir, ne Ömerül Fâruk demiştir, ne ötekiler demiştir.

Ebûbekir Sıddîk diyor ki: Ç"Bütün insanların hepsi cennete girecek, bir tanesi cehenneme girecek sadece!.." deseler, "Acaba o insan ben miyim?" diye korkarım.È diyor. Ebûbekir Sıddîk RA...

Yâni kimse, "Ben velîyim, ben evliyâullahın yükseklerindenim, gavs-ı azamım, kutbül aktâbım!.." demez. Niye desin?.. Allah'ın verdiği sırrı saklar.

Onun için hüsnü zan edeceksin sen!.. Eğer aleyhinde bir şey görüyorsan, hakîkaten bir şey varsa; yanına çekersin, söylersin, nasihat edersin veya dua edersin. "Yâ Rabbi, ben bu kardeşimi çok seviyorum, sen bunu hatalardan kurtar!" filân dersin.

Birisi çocuğuyla beraber itikâfa girmiş ramazanda... Geceleyin kalkmışlar teheccüde... Çocuk bakmış, öteki itikâf arkadaşları yatıyorlar yatakta, bunlar kalkmış teheccüd namazına... Abdesti almışlar. "Baba, ne olurdu bunlar da kalksalardı. Ne güzel gelmişler böyle, camide ibadet etmeleri lâzım, horul horul uyuyorlar. Kalkıp da namaz kılsalardı, bizim gibi teheccüd kılsalardı ne iyi olurdu." deyince; "Ah evlâdım! Keşke sen de kalkmasaydın, uyusaydın da bu lafı söylemeseydin!" demiş babası... Onların yatmasını ayıpladığı için...

SORU: İstemeyerek her şeye karışıp, konuşuyorum; buna bir çare söyler misiniz?

CEVAP: Eskiden baklayı okurmuş şeyh efendiler, müridin ağzına koyarmış. Erimediği için, dualı bakla ağzında dururmuş. Öylece diline hakim olurmuş. Siz de hakim olmağa çalışın!.. Zikirle meşgul edin dilinizi, başka şeye vakit kalmasın. Mümkün olduğu kadar az konuşun. Sorun kendinize: "Bu sözü söylemem lâzım mı?" diye... Pek gerekmiyorsa konuşmayın!..

SORU: Kalbimize kötü düşüncelerin gelmemesi için ne yapmamız lâzım?

CEVAP: Tabii, bu kötü düşünceler ya nefisten gelir, ya şeytandan gelir. Nefsin vesvesesi veya şeytanın vesvesesi olarak gelir. Abdestli olursanız, zikrullahla meşgul olursanız, zikr-i kalbîye müdâvim olursanız onlar gelmez.

SORU: Kibir nasıl yenilir, nasıl kırılır?

CEVAP: Tasavvufî terbiye ile kırılır. Biliyorsunuz; koca kavuklu, cübbeli, sarıklı, itibarlı, izzetli Aziz Mahmud-u Hüdâî, Bursa kadısı olarak Üftâde Hazretlerine gittiği zaman, ona sokaklarda ciğer sattırmış ilkönce... Tasavvufun böyle nefsi terbiye metodları vardır. Onlarla, tasavvuf ilmiyle terbiye olunur. Az yemekle, az konuşmakla, az uyumakla, çok zikretmekle terbiye olur. Ama, bir hocanın nezaretinde olursa, daha iyi olur.

Kendisinin kusurlarını araştırıp, sorup, görmekle terbiye olur. Başka insanların olgunluklarını görüp, "Bak ben şunlar gibi olamıyorum!" demekle, kendi halini bilmekle terbiye olur.

Mâdem zihnine böyle bir şey takılmış kardeşimizin, Allah kibirden kurtarsın... Sevdiği, tevâzû ehli, güzel bir kul olmayı nasib eylesin...

SORU: Gözyaşı dökemiyorum; çâresini izah eder misiniz?

CEVAP: Gözyaşı dökmek, kalbin rikkati ile ilgilidir. Duygulanacak, göz yaşı dökecek, ağlayacak. Bunun için de midenin boş olması lâzım!.. Oruç tutar, biraz daha rikkatli olur. Ondan sonra, tefekkürü çok yapmak lâzım!..

SORU: Yalnız başına kalınca günah işlememek için ne yapmak gerekir?

CEVAP: Abdestli olursunuz. Abdestli gezdi mi, Allah'a sığındı mı insan, mümkün olduğu kadar mahfuz olur. Zikr-i kalbîye devam eder, zikirde olursanız, yalnız başınıza günah yapmaktan korunursunuz. Allah-u Teâlâ Hazretlerine sığının, ilticâ edin; yardımcı olsun.

12 Mart 2012 Pazartesi

NAMAZ

SORU: Kur'an-ı Kerim'de:

(İnnes salâte tenhâ anil fahşâi vel münker) "Namaz insanı kötülüklerden alıkoyar." buyruluyor. Namazın hikmetini izah eder misiniz?

CEVAP: Namaz Allah tarafından emredilmiş bir ibadettir. Her ibadetin sebebi, hikmeti, faydası vardır. Namaz insanı, günün beş vaktinde çekip çekip Allah'ın çizgisine getirme ibadetidir. Günün beş vaktinde ayarlama ibadetidir. Dünyanın yaşamına, meşgalesine, hay huyuna dalan insanın, günde beş defa akordunu düzeltme ibadetidir.

İnsan bu ibadeti yaptıkça; abdest almasıyla stresi gider, sinirleri gevşer, vücudu rahatlar... Şöyle olur, böyle olur, bir rahatlık olur. Yatıp kalkmasıyla, secdesiyle rükûsuyla, kıyamıyla kuuduyla, beyninin kanla yıkanıp, yeni kanın gelip yorgunluk malzemelerinin gitmesiyle kafası dinlenir. Kalbi de mânevî bakımdan temizlenir, kötü duygular silinir. Bir önceki namazla bu namaz arasındaki yaptığı kusurlar bağışlanır ve temizlenir. Namazların böyle günahları da affettirme faydası vardır.

Sıhhî faydası vardır. Eklemler hareket eder, adaleler çalışır, bir bakıma jimnastik olur, egsersiz olur. Vücudu faydası vardır, kafaya faydası vardır. Yorgunluğu izâle edicidir. Ruha faydası vardır, dünyaya faydası vardır, ahirete faydası vardır.

İnsan bir namaza gelince insafa da gelir. Bir kötülüğe niyet etmişse bile, o kötülükten vaz geçer. Kötülüğü yapmayı bırakır. Böylece namazın, bir de kötülükten uzaklaştırma özelliği vardır. Ayet-i kerime böyle...

SORU: Zihni devamlı olarak günlük işlerle meşgul olmaktan kurtarmak için ne yapmalıdır?

CEVAP: İbadet etmeli, namaz kılmalıdır. Neden namaz günde beş defa farz olmuştur?.. Öğleyin namaza gitsin, abdest alsın, huzurlu bir namaz kılsın; dünya işlerinden sıyrılsın diye... İkindi vakti gitsin, abdest alsın; usûlüne uygun, aceleye getirmeden namaz kılısın, dünya işlerinden kurtulsun diye...

Şimdi millet namazları öyle kılıyor ki... Meselâ ticarethanede, kendisini yoran bir işte çalışıyor, çalışıyor, çalışıyor, çalışıyor... Gidiyor seccadeye... Takır tukur, takır tukur namaz kılıyor. Hop geliyor. Bunun bir faydası olmaz. Öbür tarafın harareti soğumuyor bile... Bir duraklıyor, ondan sonra tekrar işine, gücüne...

Öyle olmayacak! Şöyle bir gidecek, namazı bir kılacak... Suudlular çok hoşuma gidiyor, herkes tenkid eder ama... Namaza ezan okunmadan önce gidiyorlar. Güzel abdest alıyorlar. Kur'an-ı Kerim okuyorlar. Bekliyorlar. Namazı kılıyorlar. Namazdan sonra dua etmeden kalkarlar diyorlardı, hiç de doğru değil... Herkesten fazla dua ediyorlar. Duayı yapıyor ama, tek başına yapıyor; sen onun ne yaptığını görmüyorsun. Gayet güzel de dua yapıyorlar.

İbadetler insanı kurtarır. Günde beş vakit namaz insanı günlük meşgaleleirn sıkıntısından çekip sıyırmak içindir.

SORU: Namaz kılan insan neyi düşünmeli?

CEVAP: Namaz kılarken insan Kâbe'yi düşünecek karşısında... Evliyâullahtan bir zât diyor ki: "Namaza durduğum zaman abdesti güzel alıyorum bir kere... Kâbe'yi karşımda düşünüyorum. Ayağımın altında sıratı düşünüyorum, kayarsam cehenneme gideceğimi düşünüyorum. Arkamda Azrâil'in beklediğini düşünürüm. Kıldığım namazın son namaz olduğunu, bundan sonra bir daha namaz kılamayacağımı düşünürüm. Korku ile, zârilik ile namaz kılarım." diyor. Namazı böyle kılmağa çalışmak lâzım!..

SORU: Bir insan ibadetten feyz alamıyorsa, bunun sebebi nedir, ne yapması gerekir?

CEVAP: Feyz alamamak, insanın kazancında haram olmasından olabilir. Kazancında haramlık varsa, ibadetten feyz almamağa başlar, zikirden feyz almamağa başlar. Soğur, gittikçe yanlış yollara sapar. Onun için, lokmanın helâl olmasına çok dikkat etmek lâzım!..

Bunun dışında, abdesti sağlam olmadığı zaman feyz almaz. Abdesti eksik almışsa veya yüznumaraya giriyorlar... Hani, İslâm'da ayıp yoktur, söylemek lâzım! Küçük abdest yapmanın, büyük abdest yapmanın İslâm'a göre ölçüsü vardır. Müslüman deve gibi ayakta küçük abdest yapmaz!.. Salıvermez, şaldır şuldur etrafa sıçratmaz. Kabir azabına uğrar sonra... Dikkat edecek, çömelecek, korunacak, sakınacak... İstibrâ edecek, arkası kalmayacak idrarın... Güzelce temizlenecek. Bunları yapmadan, bakıyorsun adam yüznumaraya giriyor; şar şar ses duyuyorsun. Dışarıya çıkıyor, şadırvandan abdest alıyor, camiye geliyor. Donu ıslak... Her adım attıkça bir damla çıkıyor dışarıya... O zaman, o namazdan feyz alamaz ki!.. Abdest yok ki, namazdan feyz alsın.

Onun için bir camide gördüm, şadırvana yazmışlar: "Birçok kimseler namazın burdan başladığının farkında değildir." diye... Aferin, çok güzel yazmışlar. Namaz nerden başlıyor?.. Güzel abdest almaktan... Şaldır şuldur abdest alıyor; kollarını tam yıkamıyor, yüzünü tam yıkamıyor, sakalına tam gitmiyor, ayaklarını tam yıkamıyor... Geliyor, "Feyz alamıyorum!" diyor. Bundan oluyor. Yâni, abdestteki kusurlarından oluyor.

Bazen de insanların kötü alışkanlıkları oluyor; gıybet ediyor, dedi kodu ediyor, günahlar işliyor... Bunlar da insanın feyzini kaçırıyor, ağzının tadı kalmıyor. Allah'ın rızâsına uygun, takvâya uygun bir iş yaptı mı; Allah ibadetin tadını verir gönlüne... Bir neşe gelir, bir zevk gelir, bir şevk gelir... Günahlı bir şey yaptığı zaman da, ibadetten tad almamağa başlar.

Demek ki, ibadetten tad almanın şartı, günahlardan sakınmaktır. Haramdan dilini korumaktır, gönlünü korumaktır, elini korumaktır. Midesini haram lokma yemekten korumaktır... Güzelce abdest almaktır. Takvâlı olmaktır.

Binâen aleyh, dönüp dolaşıp her şey takvâya bağlanıyor. Takvâlı olursa bir insan, feyiz de alır.

SORU: "Namaz kılmayan müslüman değildir." denilebilir mi?

CEVAP: Namaz kılmayan ihmalkârdır, günahkârdır. "Lâ ilâhe illallah, Muhammeder rasûlüllah" diyorsa, müslüman değildir denemez. İmanı da var, kusuru da var...

SORU: Bir muhasebecide çalışıyorum, odaların birisinde namazımı kılıyorum. Patronum, namaz kılarsam işlerin aksayacağını söylüyor. Şayet böyle namaz kılmaya devam edersem, benimle çalışmayacağını ve işten atacağını söylüyor. Ben de tuvalete diye gidiyorum, vakit kaybolmasın diye sadece farzlarını kılıyorum. İşimden de atılmak istemiyorum. Ne yapmamı tavsiye edersiniz?

CEVAP: O işyerinde çalışmak farz mı, ilmihal kitabında mı yazıyor?.. Başka işyerine gidersin! Öyle bir herif-i nâşerifle iş yapacağına, güzel bir iş ararsın.

Ama o adam râzı olmasa bile, "Sen namaz kılamazsın!" dese bile, namazını kılar. Çünkü, namaz Allah'ın emridir, ötekisinin bunu yasaklamağa hakkı yoktur.

Gücü yeterse, başka yerde bir iş bulsun! Gücü yetmezse, şu anda başka yerde iş bulamıyorsa, orda çalışsın, namaz kılmağa devam etsin!.. Sünnetleri de kılmağa çalışsın!..

Öğle tatilinde kimse bir şey diyemez. Kalıyor bir ikindi... İkindinin sadece farzını kılabilir; çünkü, sünneti gayr-i müekked sünnettir. Sabah namazını camide kılacak. Akşamla yatsıyı da evde kılacak. Bu kadar basit!.. Çok büyük bir dert değil yâni...

SORU: Çalıştığımız yerde namaz kılmaya müsaade etmiyorlar. Bu durumda kılamadığımız namazları eve gittikten sonra kaza etsek olur mu?..

CEVAP: Olmaz!.. Namazın farzlarından birisi de vakittir. Vaktinde edâ edilmesi farzdır. Bir farz yerine gelmemiş oluyor. Dünya üzerinde sadece o işyeri olmadığına göre, daha binlerce, milyonlarca işyeri olduğuna göre, ya o işyerinde namaz kılmayı sağlayacak, rica ederek, anlatarak; ya da kendisine daha iyi bir iş arayacak!..

Bir kere öğle tatilinde öğle namazını kılabilir. Sabah namazını da evde kılar. Geriye bir ikindi namazı kalıyor. Yâni, dediği kadar değil bu iş, işin doğrusuna bakılırsa... İkindi namazında da; ötekiler süt molası, çay molası, sigara molası yaparken, o da abdestini hazır tutar. O hazır tuttuğu abdestiyle kısa tarafından namazı kılıverir. Yanında seccâde bulundurur.

Biz askere gittiğimiz zaman bir arkadaşımız, bir muşambayı katlamış katlamış, sokmuştu beline... Çamurda, toprakta, tarlada, bayırda, nerde olursa; namaz vakti geldi mi çıkarırdı onu, sererdi, namazını kılardı.

İlk gün bir bocalıyor insan... Eğitim alanında abdest alacak yer yok, abdest bozacak yer yok, su yok... Ne yapalım?.. Haa, abdestli gezmem lâzım demek ki... Öğleyin yemek yedikten sonra alel acele abdest alıyor, abdestli oluyor insan ikindiye kadar... İkindide zâten on dakika bir mola oluyor. Mola düdüğü çaldığı zaman kimisi sigara içiyor, kimisi yatıyor, kimisi kitap okuyor... Kimisi güreşiyor birbiriyle... Bizimkiler de namaz kılıyor.

SORU: Haram para ile inşa edilen bir camide namaz kılınabilir mi?

CEVAP: Kılarsın. Onsuz cami zor bulursun. Vebali yapanlarındır. Hepsini kurcalayacak, karıştıracak olursan, adımını basacak yer bulamazsın, halin harab olur. O kadarını karıştırmadan namazını kılarsın, vebal onların boynuna...

SORU: Seferilik mesafesi 90 km midir yoksa 18 saatlik yol mudur?

CEVAP: Seferilik mesafesi üç günlük yoldur. Bu da, "Günde altı saat yaya yolculuk yapacak, ondan sonra dinlenecek. İnsanın bir tâkati var, normal şekilde böyle seyahat ediliyor." diye hesaplanır. İnsan ortalama olarak saatte 5-6 km yürür. Günde ortalama 30-35 km'dir. Bu da üç günde 90 km civarında bir mesafe eder.

Mesafe önemlidir, saat önemli değildir. Meselâ uçağa biniyor, İstanbul'dan Ankara'ya 45 dakikada gidiyor ama, 450 km'lik mesafeye gittiği için Ankara'da seferidir.

Seferilik saat hesabı değildir. Yaya bir yolcunun üç günde gittiği mesafe kadar gittiği zaman seferi olur.

SORU: Seferi halde iken dört rekâtlı bir namazın son rekâtına yetişen kişi namazını nasıl tamamlar.

CEVAP: Seferî haldeki bir insan mukim bir imama uydu mu, seferîlik bahis konusu değildir. Normal insanın yetişemediği rekâtları nasıl tamamlaması gerekiyorsa, öyle tamamlar.

SORU: Cuma namazının esasen 10 rekât olduğunu, 16 rekât olmadığını, şek şüpheye düşmemek için 6 rekâtın kılındığını, halbuki namazda şek şüphe olamayacağını söylüyorlar; ne dersiniz?

CEVAP: Ezan okunduktan sonra, dört rekât cumanın ilk sünnetini kılıyoruz. Ondan sonra imam minbere çıkıyor, hutbesini irad ediyor. İniyor, mihrabda farzı iki rekât kıldırıyor. Ondan sonra dört rekât cumanın son sünnetini kılıyoruz. Cuma tamam oluyor.

Onun arkasından, eğer cumanın şartları yerine gelmemiş ise, zuhr-u ahîr'i kılmış olalım diye, en sonuncu öğle namazının farzını kılıyoruz. İki rekât de vaktin sünnetini kılıyoruz.

Bunu fukahâmız asırlardır, seneler senesi böyle yapmışlar, tavsiye etmişler; ben bunu değiştirmeğe, bunun üzerinde konuşmağa lüzum görmüyorum. Öyle büyük meselelerimiz var ki, konuşulmuş bir meseleyi tekrar münakaşa etmeğe lüzum görmüyorum. Bunun münakaşası fıkıh mesleğine ait bir münakaşadır. Ulemâmız münakaşa etmiş.

Ben şahsen Ömer Nasuhi Bilmen Hocamız'a (Rh.A) çok itimad ediyorum. İlmi, fazlı, kemâli müsellem olan bir zât-ı muhterem... O bize ne demişse öyle yaparım, geçer giderim. Büyük alim... Ben onun kadar fıkıhta alim olamayacağıma göre, bu işi ona bırakırım. Filânca doktor kadar tıpta ileri gidemeyeceğime göre, tedaviyi onda olurum. Filânca avukat kadar hukuku iyi bilemeyeceğime göre, işimi o avukata havale ederim; biter.

Bu mübarek insanların konuşup da kendi aralarında vardıkları kararlarda, ihtilaflar olabilir. İmam Şâfiî başka demiş, İmam Ebû Hanife başka demiş, İmam Mâlik başka demiş, Ahmed ibn-i Hanbel başka demiş olabilir. Şimdi ben fakih değilken, fıkıh mesleğini meslek edinmiş bir insan değilken, tekrar o işlerin üzerine eğilip, bir beşinci mezheb de ben mi çıkartacağım?.. Hayır!..

İmam-ı Azam Hazretleri'nin yolunda gidiyoruz. Memnunuz. Allah razı olsun, şefaatine erdirsin. Gayet güzel bir mezhebdir. Yedi asır Türkiye'de pâyidar olmuş, koca bir imparatorluk bununla idare olunmuştur. Asırlar boyu Hint kıtasında milyonlarca insan ondan istifade etmiştir. Çok gelişmiş, olgun bir hukuk sistemi teşekkül etmiştir. Çok teferruatlı bir hukuk külliyatına sahip olmuşlardır. Cümle alem istifade ediyor. Son derece ince fikirli insanlardır, hassas insanlardır. Ben onlara karışmam. Bir tanesinin eteğinden tutarım, yapışır giderim.

Benim mesleğim başka... Senin mesleğin de başka, sen de karışma!.. Kıl gitsin. Öyle uygun görmüşler, ona pek itiraz etme!..

SORU: Beş vakit namaz üzerimize farz olduğuna göre Kuzey Kutbu'nda durum ne olacak?

CEVAP: Namaz vakitleri teşekkül etmiş olan en yakın merkeze uygun olarak, takdir ederek orda namazları kılması gerekiyor.

İsveç'e, Norveç'e gittiğiniz zaman bir noktadan sonra, altı ay gece altı ay gündüz olan yerler başlıyor. Güneş altı ay hiç batmıyor, şöyle bir çıkıyor, bir iniyor. Altı ay da hiç görünmüyor. Ne yapacak orda?.. Beş vakit namaz vakitlerinin teşekkül ettiği en yakın yerde vakitler nasılsa, ona göre vakitleri takdir edecek, kılacak. Başka kaviller de var ama, ulemanın genellikle görüşü budur.

SORU: Tahiyyat okurken şehadet parmağını kaldırmak sünnet midir?

CEVAP: Peygamber Efendimiz "Eşhedü en lâ ilâhe" derken şehâdet parmağını kaldırırdı, "illallah" derken indirirdi. Sünnettir.

SORU: Farz namazlarından sonraki istiğfar, sadece ikindi ve sabah namazlarına ait bir şey mi; yoksa, diğer farzlardan sonra da istiğfar etmek gerekir mi?..

CEVAP: Her namazın farzından selâm verdikten sonra üç defa estağfirullah denilmesini burda okuduk, Râmûzül Ehâdis'te geçti. Yâni her namazda, "Esselâmü aleyküm ve rahmetullah... Esselâmü aleyküm ve rahmetullah..." dedikten sonra istiğfar edilir.

SORU: Namazda abdesti bozulan bir kimse ne yapmalı? Sonra tekrar kılmak niyetiyle namaza devam etse, olur mu?

CEVAP: Olmaz! Abdest bozuldu mu, namaz bozulur. Namaza abdestsizken devam edilmez! O zaman bozacak namazı... Çıkabiliyorsa, çıkar; çıkamıyorsa, oturduğu yerde oturur.

SORU: Seccade örtüsünde Kâbe resmi var... Bunun üzerinde namaz kılınır mı?..

CEVAP: Kılınır. Kâbe resmi mahzurlu bir resim değildir. İnsan resmi olsa olmaz, hayvan resmi olsa olmaz! Tabii, sade olsa daha iyi olur; çünkü, insanın zihni her hangi bir şeye takılmaz. Düz olsa, dümdüz olsa daha güzel... Ama hiç olmazsa, Kâbe'yi hatırlatıyor.

SORU: Teheccüd namazlarına gece kalkamıyorum. Yatmadan önce 12 ile 12.30 civarında kılsam olur mu?..

CEVAP: Olur. Kalmayacağını anlayan bir insan böyle yatmadan önce kılsa, olur. Ama teheccüd namazına kalkmak için kolaylıklar vardır. Akşam yemeğini erken yersiniz, biraz da az yersiniz. Kalkarsınız o zaman... Çünkü çok yemek insanı uyutuyor.

Erken yatarsınız, kalkarsınız teheccüd namazına... Çünkü, geç yatmak insanı teheccüde kaldırtmıyor. Basit tedbirlerle çözümleyebilirsiniz. Duası vardır, duasını edersiniz, Allah'a sığınırsınız; Allah kaldırır.

SORU: Daha önceleri gece namazına kalkabildiğim halde, son iki aydır kalkamıyorum. Halbuki, kış geldi, kalkmak daha kolay... Gece yatarken tok karnına yatmamağa çalışıyorum. Abdesstsiz de yatmıyorum. Başka ne yapmamı tavsiye edersiniz?

CEVAP: Abdestsiz yatmaması güzel... Çok tok bir halde yatmaması, o da güzel... Buna rağmen kalkamamak; belki yediği lokmalara haram karışıyordur da ondan Allah nasib etmiyor. Öyle bir durum olmasın diye lokmanın helâl olmasına dikkat etsin!..

Bir de, her zaman söylüyorum, şöyle küçük bir saat aldım ben... Tek bir kalem pille çalışıyor. Kuruyorsun, "Dıt dıt... Dıt dıt..." diye uyandırıncaya kadar çalıyor, sinirini bozuyor insanın... Çok güzel... Biraz da yataktan uzağa koyarsanız, "Dıt dıt... Dıt dıt..." ille kaldırıyor.

Herkes rüya anlatıyor burda, kâğıt gönderiyor; bir rüyamı da ben anlatayım: Yaz tatilinde çoluk çocuk burda Hocamız'ın yanında... Ben Ankara'ya gittim. Yoruldum, yattım öğleyin... Ama, yine fakülteye gitmem lâzım... Bu marifetli saati kurdum, yattım. Çok yorgunum, çok uykusuzum, yolculuk da yaptım; derin bir uykuya dalmışım. Rüya görüyorum:

Rüyamda şöyle 25 cm kadar küb şeklinde bir kutu... "Dıt dıt... Dıt dıt..." diye sinyal veriyor. Sağına bakıyorum, soluna bakıyorum, altına bakıyorum, üstüne bakıyorum, eviriyorum, çeviriyorum... Başka arkadaşlar geliyor, inceliyoruz... "Yâhu bunun düğmesi yok, iğnesi yok!.. Nereden ses geliyor?" diyoruz. Sonra, rüyanın içinde: "Yâhu, bu benim uyanmak için kurduğum saat olmasın?" diyorum. Uyanıyorum, hakîkaten o saatmiş. Çeşitli senaryolar, rüyalar göstertiyor ama, sonunda böyle uyandırtıyor bizi...

SORU: Bir insan İslâm'ı biliyor, kendisi müslüman ama, namazlarında ihmalde bulunuyor. Ne dersiniz?

CEVAP: Namaz, oruç, hac, zekât veya diğer ibadetlerden bir tanesi yapılmadığı zaman, farz yerine getirilmediği zaman, Allah onu cezalandırır, günah yazar. Ama ne kadar ceza verecek, ne yapacak, kendisi bilir. Bazen bir küçük terbiyesizlikten dolayı, çatır çatır cehennemde yakar. Bazen de kulun gönlünün paklığından, temizliğinden dolayı affedebilir.

Yalnız, fıkıh kitaplarında, itikad kitaplarında yazılan şudur ki: Bir insan ibadetleri yapmasa, inancı itikadı olsa, İslâm'dan çıkmaz. Müslümandır ama, günahkâr, kusurlu, eksikli, suçlu müslümandır. İşi Allah'a kalmıştır. Sonradan tevbe edip doğru yola geldiği zaman, eğer Allah affederse, affeder. Affetmezse; o ihmali kadar cehennemde yanar, azabını görür. Ondan sonra, imanı dolayısıyla kurtulur amma, Peygamber Efendimiz (SAS)'in bir hadis-i şerifini bu sözümün arkasından hatırlatıvereyim; diyor ki:

"Cenenneme düşmemeğe çalışın!.." Çünkü, cehenneme insan bir kere düştü mü, sonunda çıkacak bile olsa, --öyle bir şeyler söylüyor ki Peygamber Efendimiz, hesaplıyoruz-- milyonlarca sene kalıyor. En aşağı ikiyüzelli sene sene kalıyor.

Sonra, cehennemdeki azabları küçük görmemek lâzım!.. Cehennemde meselâ, cehennem ehlinin zakkum yiyeceği söyleniyor. Zakkumun dünyada bile zehir olduğunu artık gazetelerden anladınız. "Cehennemin zakkumundan bir damla dünya denizlerine damlasaydı, bütün dünya denizlerini zehir gibi acı yapardı." diye bildiriyor Peygamber Efendimiz... Cehennemde onu böyle, sabah akşam yiyen bir insanın ne ızdırab çekeceğini, ne azablar göreceğini tahmin edebilirsiniz.

O bakımdan cehenneme düşmeyecek şekilde tedbir almak, akıllı insanların yapması gereken doğru iştir. Cenneti kazanmak için çalışmak çabalamak, akıllı insanların işidir. Günaha ancak cahiller cesaret eder. Yoksa, "Günahın büyüğü küçüğü olmaz!" diyor bazı büyüklerimiz... Çünkü, günahı kime karşı yapıyorsun?.. Kime asi geliyorsun?.. Allah'a...

Asi geldikten sonra, bakarsın Allah bir sille tokat indirtir ki, helâk olursun!.. İnsanın malına geliyor, arabasına geliyor, evine geliyor... Vücuduna amansız hastalık geliyor. O zaman diyar diyar şifa arıyor, çare arıyor. "Bunun çaresi nedir?" diye gözyaşları içinde arıyor. Sen ilkönce edepsizlik yaptın, bu ceza ondan geldi.

Onun için dünyada da çeker, ahirette de çeker. Bu hususlarda hiç bir kimse gevşek olmasın!..

SORU: Kıldığım namazdan feyz alamıyorum; ne tavsiye edersiniz?

CEVAP: Feyz almak için çok şeyler lâzım; başta, lokmanın helâl olması lâzım!.. Haram lokma ile feyizli ibadet yapılmaz. Lokma haram... Midesinde duruyor... Allah sevmez ki!..

Sevilmeyen bir kimse senin kapına gelmiş, kapıyı çalmış, içeri girmek istiyor. Nasıl bakarsın?.. Düşün, ordan anla!

Lokma helâl olacak; bir... Abdesti tamam olacak; iki... Yüznumaraya gidiyorlar, doğru düzgün istibrâ, istincâ olmuyor. Üstleri, başları temiz olmuyor. Paçalı pantolonların paçaları yerleri süpürüyor. Şimdi bizim pantolonlarımızın hepsi, --moda dolayısıyla-- paçaları arkadan yerleri süpürür. Temiz şeyler gelir, pis şeyler gelir. Elbisesi temiz olmayınca, namaza tesir eder.

Bilgisi az, söylediği söz hakkında bilgisi yok, tekbir hakkında bilgisi yok... Tabii ordan huzur alamaz.

Onun için bir kere helâl lokma yesin!.. Ondan sonra, abdestini düzgün alsın!.. Ordan başlıyor iş... Dualarını yapa yapa güzel abdest alsın!.. Temiz olsun; hem kalbi temiz olsun, hem elbisesi temiz olsun!.. Ondan sonra, biraz dinî bilgi sahibi olsun, dinî kitapları okusun!.. "Allahu ekber" ne demek, "Sübhânallah" ne demek?.. Fâtihâ'nın mânâsı ne, İhlâs'ın mânâsı ne?... Namazda rükû ne oluyor, secde ne oluyor; bunları düşünsün tefekkür eylesin!.. O zaman inşaallah feyzini çok alacak, Allah'ın lütfuyla...

SORU: İbadet ettiğimde bile içimde bir boşluk var; bunu neyle doldurayım?

CEVAP: Bu içindeki boşluğun muhtelif sebepleri olabilir. Bir kere lokmanın helâl olmasına dikkat etmek lâzım!.. Ondan sonra, abdestin güzel alınmasına dikkat etmek lâzım!.. İbadeti tadını çıkarta çıkarta, duya duya, aceleye getirmeden yapmak lâzım!.. O zaman, Allah insanın içine ibadetin tadını verir.

O ibadetin tadını Allah'ın insana vermesi için hadis-i şerifte buyuruluyor ki: "Allah'ı ve Rasûlüllah'ı her şeyden daha çok sevecek ve günaha dönmemek azminde olacak! Günaha, tekrar eski haline dönmektense, ateşe atılmaya razı olacak bir halde olacak!.." Bu duyguları taşıdığı zaman, ibadetin tadını duyar diye hadis-i şeriflerde bildiriliyor.

SORU: Namazda aklımıza olmadık şeyler geliyor; bunun sebebi nedir, çaresi nedir?

CEVAP: Abdesti güzel almaktır. Olmadık şeyler şeytandandır. Namazda huzuru bozmağa çalışıyor, ibadetten sevap kazanmamasını sağlamağa çalışıyor.

İradesine hakim olup kendisini söylediği söze, yaptığı ibadete verecek ve güzel şeylerle meşgul edecek... "Allah'ın huzurundayım!" diyecek, "Kâbe'nin karşısındayım!" diyecek... "Elhamdü lillâhi rabbil âlemîn" derken mânâsını düşünecek, kendisini okuduğu şeylerle meşgul edecek.

SORU: Namazda vesvese gelince tekbiri tazeleyelim mi?

CEVAP: Hayır! Öyle yaparsanız, işin sonunu alamazsınız. Vesvese gelir tekbir alırsınız, bir daha tekbir alırsınız, bir daha alırsınız, bir daha... Çünkü şeytan insanı ordan yakalar. Kat'iyyen vesveseye hiç yüz vermeyeceksiniz. Aldın tamam, yürüyeceksin.

Vesveseye bir kere itibar ettin mi: "Namaz pek iyi olmadı... Oldu galiba ama?.. Yok, yok olmadı. Haydi bir daha kılayım!.." Bir daha kılarsan, bir daha bir vesvese gelir. Onu kılarken bir daha bir vesvese gelir, batağa saplanırsın.

Sakın vesveseye hiç yüz vermeyin!.. Doğru olduğuna kanaat ettiğiniz şeye göre devam ettirin işi, olsun bitsin.

SORU: İmsaktan 15 dakika sonra, ezan okunmadan sabah namazın kılabilir miyiz?

CEVAP: Kılınabilir. Şimdiki takvimlerin tertibi, imsak bittiği andan itibaren sabah namazının vaktidir. Hattâ, orucu oraya kadar bırakmamak bile lâzım, daha önceden yemeği kesmek lâzım! O tam sabahın girdiği saattir. Arada boşluk bırakmamışlardır, ihtiyatı kaldırmışlardır. Ondan sonra 15 dakika geçince, haydi haydi kılınır.

SORU: Öğle namazı, ikindi okunduktan sonra 45 dakika geçinceye kadar kılınabilir mi?

CEVAP: Aslında ikindi ezanı okundu mu, ikindinin vakti girmiş olur ama; bir asrı evvel var, bir asr-ı sâni var... İmamlarımızın rivayetine göre: Dik bir çubuğun öğle üzeri bir gölgesi var, diyelim 30 cm... Bu 30 cm üzerine, çubuğun boyu kadar daha gölge uzadığı zaman ikindinin vakti girer diyenler var; gölge çubuğun boyunun iki katı kadar daha uzadığı zaman ikindinin vakti girer diyenler var... Bu ikisinin arasında yarım saat -kırkbeş dakika bir zaman olduğundan, "Bu ihtilâftan faydalanarak acaba kılabilir miyiz?" demek istiyor. E kaçırmışsa, kılıversin; olur.

Aslında ikindi vaktine kadar tehir etmesi doğru değil... "En faziletli amel nedir?" diye soruyorlar Peygamber Efendimiz'e...

(Essalâtü lievveli vaktihâ) "Evvel vaktinde kılınan namazdır." buyuruyor. Namazı evvel vaktinde kılmak sevaptır. Tâ o vakte kadar tehir, zaten kusurdur, kabahattir. Ama baktı, öyle bir durum oluverdi; yine kılsın!..

SORU: Namaza yeni başlayıp da kaza namazları çok olan bir kimse, vakit namazlarındaki sünnetleri terkedip kaza namazı kılabilir mi?

CEVAP: Câiz değildir. Vakit sünnetlerini kılacak. Ayrıca bizim tarif ettiğimiz işrak namazı, duha namazı, evvâbin namazı, teheccüd namazı ve sâireyi de kılacak, onları da bırakmayacak. Ötekisini de ödemeye geçecek. Bizim mezhebimiz --Hanefî mezhebi-- böyledir.

Bazı başka kaviller var... Şafiî mezhebinde, "Önce farzları ödesin!" demişler ama, bizim mezhebimizde büyüklerimiz diyorlar ki: "Bu namazları vaktinde kılmadın, bir edepsizlik yaptın, bir günaha girdin, bulaştın. Şimdi o günahı telâfi edeceğim derken, bu sefer Peygamber Efendimiz'in sünnetlerini kılmayıp, oradan bir başka kusur yapıyorsun; uygun olmuyor.

Sen onları kıl; ötekilerini de belirli bir plan dairesinde, yavaş yavaş ödemeğe giriş. Allah nasıl olsa, rûz-i mahşerde kulların namaz ibadetlerini hesaplarken, farzlarını hesaplayacak; farzlarda eksik varsa, sünnetlerle tamamlayacak. Ondan sonra nafilelerle tamamlayacak. Hesabı Allah'a ait... Sen Allah'a güzel kulluk et; o hesabı doğrultur. Yoksa, kimse ameliyle cennete girecek değil...

Büyüklerimiz bu kanatte, bizim mezhebimiz bu... Başka mezheblerde, başka türlü düşünceler olabilir.

SORU: "Kazası olan kimse, akşamdan sonra evvabin namazını ve diğer nafile namazları kılamaz; kılsa bile Allah kabul etmez!" diyorlar. Lütfen bunun hakkında açıklama yapar mısınız?

CEVAP: Muhterem kardeşlerim! Akılla mantıkla gelin bu meseleyi çözelim. "Kılsa bile Allah kabul etmez!" diyormuş. Yâhû sen Allah'ın vekili misin?.. Bir kul namaz kılıyor, "Kılsa bile Allah kabul etmez!" diyor. Kimsin sen yâhu, Allah'tan mesaj mı aldın?.. Bu ne biçim laf?..

Bizim ulemamız, "Kılsa kabul olur." diyor, niye kabul olmayacakmış?.. Kabul olur kardeşlerim. Peygamber Efendimiz'in hadis-i şerifte, "Kılın! Denizlerin köpüğü kadar günahınız olsa bile affeder." diye teşvik ettiği bir namazı, "Rasûlüllah emretmiş, tavsiye etmiş; ben de kılayım!" diye kılsam, niye kabul etmesin Allah?.. Bu nerden çıkıyor, bu ne biçim laf?..

Bizim Hanefî mezhebimizde böyle bir mesele yok... Kılınan nafile namazlar sevaptır, kılınır.

--Kaza borcu varsa hocam?..

--Kaza borcu varsa, kaza borcunu ödesin!

Zaten namazı vaktinde kılmamış, kazaya bırakmış, bir günah işlemiş; şimdi onu ödeyeceğim diye bu sefer burdaki sevaplı işleri bırakıyor. Olur mu?.. Bir kabahat işlemiş, o kabahati temizlemek için, bir çok iyi şeyi yapmıyor. Olur mu?.. Olmaz!..

Onun için, kardeşlerimiz duha namazını kılacak, işrak namazını kılacak, evvâbin namazını kılacak, gece namazını kılacak, teheccüd namazını kılacak. Ondan sonra Allah'tan öteki borçlarını da ödemesi için yardım isteyerek, fırsat buldukça ötekileri de kılmağa girişecek. Mâdem zamanında kılmamış, bir edepsizlik etmiş; onu yavaş yavaş ödemeğe gayret edecek. Hadis-i şeriflerde kılın diye Efendimiz'in tavsiye ettiği namazları kılmamak sûretiyle, ikinci bir edepsizlik yapmayacak. İkinci bir fırsat kaçmış oluyor bu sefer elinden...

O bakımdan bu mantık mantık değildir. Bizim mezhebimizde böyle şey yok... Onları kılacak!.. Hem, kabul olmaz sözü bayağı ayıp...

--Allah bunu kabul etmez!..

--Nerden bildin?.. Sen Allah'ın vekili misin?.. Allahın gönderdiği selâhiyetli şahıs Peygamber Efendimiz, "Şu namazları kılın!" diyor. Sen de dikilmişsin kılacak insanın karşısına: "Sen kılma, kabul etmez Allah!.." diyorsun.

Tövbe estağfirullah... İnsanların aklı karıştı mı, nasıl karışıyor. Sen bizi akıl nimetinden mahrum etme yâ Rabbi!..

SORU: Kaza namazına nasıl niyet edilir?

CEVAP: Kaza namazına niyet edilirken, "Yâ Rabbi, kılmam gereken, üzerime borç olan, kazaya kalmış olan en son öğle namazını ödemeye... En son ikindi namazını ödemeye..." diye sondan da başlayabilir; "En evvelki borcumu ödemeye..." diye baştan ödemeye de başlayabilir.

SORU: Nafile namazlarda, sağlıklı ve sağlam olduğu halde oturarak kılınması efdal olan var mı; varsa, hangileridir?

CEVAP: "Ayakta kılınacak bir namaz, oturarak kılındı mı, fazileti %50 azalır, yarı yarıya iner." diye hadis-i şerif var... Yalnız Pakistanlı kardeşlerimizde gördüm, burda da bir iki defa söyledim; bizim Rahmetullahi Aleyh Hocamız da gece yatma namazında bazan yapardı. Yatsıdan sonra abdest alıyor, yatacak. O yatmadan evvel kılınan namazı, oturarak kılıveriyorlar.

Peygamber Efendimiz'den öyle bir rivayet var da, ondan yapıyorlarsa, o rivayete uygun olsun diye yapıyorlarsa; o zaman uygun olur. Peygamber Efendimiz'e uyma aşkıyla yapmış oluyorlar.

SORU: Namazda otururken, Ettahiyyatü'yü okurken şehadet parmağını kaldırmak nasıl olacak?

CEVAP: "Eşhedü en lâ ilâhe" derken parmak kalkacak, ondan sonra inecek. Hadis-i şerifte bildirilmiştir. Peygamber Efendimiz de böyle parmağını kaldırırdı.

SORU: Sehiv secdesini Tahiyyat'tan sonra mı yapacağız, yoksa Allahümme Salli ve Barik'ten sonra mı; bilgi verir misiniz?

CEVAP: Sehiv secdesine varmak için, Allahümme Salli'yi, Bariği okuyup, ondan sonra selâm verip secde etmesi gerekiyor.

SORU: Memleketimiz Konya... Okulumuz Ankara'da... İstanbula üç ay için çalışmağa geldik. Ankara'ya birkaç günlüğüne gittiğimizde namazlarımızı seferî olarak mı kılacağız. mukim olarak mı kılacağız?

CEVAP: Bir insanın asıl vatanı, doğduğu, evinin olduğu yerdir. Onbeş günden fazla durmak niyetiyle gittiği ve ikamet ettiği yer de vatan-ı ikamettir. Yâni, ikametten dolayı vatan olmuş oluyor; ordan ikameti kalkarsa vatan değildir. Bir insan vatan-ı ikametten ayrıldığı zaman, vatan-ı ikamet bozulur; onun vatan-ı ikametliği kalmaz

Onun için, şimdi İstanbul'a gelmiş, üç aylığına burada mukim olmuş. Kendisi Konyalı olduğu için, iki-üç günlüğüne Ankara'ya gittiği zaman seferî olur.

SORU: Namaz kılmayan bir kadının yaptığı yemekler yenir mi?.. Namaz kılan bir kimse, namaz kılmayan eşiyle bir arada yatabilir mi?..

CEVAP: Bir kimse namaz kılmıyorsa, mü'minse, imanı varsa inkâr etmiyorsa... "Namaz da ne imiş?" derse kâfir olur. "Namazın rükûsu da ne imiş?.. Kıraat de ne imiş?.." derse yine kâfir olur. Neden?.. Farz olduğunu biliyoruz çünkü... Bir farzını inkâr etse bile yine kâfir olur, dinden çıkar. Çünkü Allah'ın belli olan bir emrini, belli olduğu halde reddetmiş ve inkâr etmiş oluyor; kâfir olur. Ama red ve inkâr etmiyor da, alışmamış, tenbel, haylaz, şeytana uyuyor, nefse uyuyor, kılamıyor; günahkâr olur. O zaman kâfir olmaz. Aradaki farkı iyi bilmek lâzım!..

Günah-ı kebâir, yâni büyük günahlar insanı imandan çıkartır mı?.. Çıkartmaz. İşlediği günahlardan dolayı boyundan büyük veballer yüklenir, çok günah yüklenir ama; imandan çıkmaz. Kâfir diyemeyiz, müşrik diyemeyiz, günahkâr müslümandır deriz. Tevbe edebilir. Allah affederse affeder veya cezâlandırır; onu Rabbimiz bilir.

Binâenaleyh, bir kadın namaz kılmıyorsa... Mü'min ama kılmıyor. Keşke, küçükten anası babası öğretseydi. Alışkanlık haline gelmeyince, sonra nasıl zor oluyor. Küçükten öğretmek lâzım!.. Büyüyünce şimdi, kocası zorlasa kılmaz, babası zorlasa kılmaz. Evlendim der, sana ne der... İş işten geçmiş oluyor. Bu bir ayrı facia... Çocuklarımızı namazı seven, Rasûlüllah'ı seven, sünneti seven insanlar olarak yetiştirmek gayretinde olmalıyız.

Ama, bir kadın sırf tembelliğinden, şeytana uymasından namaz kılmıyorsa, bundan dolayı kâfir olmaz. Yaptığı yemek yenir. Namaz kılan eşiyle bir arada yatabilir.

SORU: Müslümanım deyip namaz kılmayan kimseyi, namaz kılması için zorlamak var mıdır?

CEVAP: Vardır. Çocuğu ise, döğecek bile... İlkönce ikaz edecek, biraz korkutup alıştıracak. Büyük insanda, mezheplere göre târikus salâtın, namazı terkedenin hükmü nedir diye çeşitli görüşler olmakla beraber, kılmamakta ısrar ederse hapis bile edilir; sen niye kılmıyorsun diye... Hattâ bazı sert mezhepler vardır; "Kılmamakta ısrar eden öldürülür!" diye hükmedilmiştir. İmâm-ı Ca'fer-i Sâdık'ın mezhebinde, Ca'ferî fıkhında öyle yazar.

SORU: Kısa kollu elbise ile namaz câiz mi?

CEVAP: Kısa kollu elbise ile namaz câizdir (erkekler için). Hem de kerahatsiz caizdir. Ama şu şartla: "Bir insanın üzerindeki elbisenin kolu uzun olup da, kolunu kıvırır da namaza öyle durursa; mekruh olur. Çünkü uzun koldu, kıvırdı, kısa yaptı; bu, saygısızlık alâmeti... Ama, elbisenin biçilişi kısa kolsa; kısa kollu olduğu için, onda kerahat yoktur." diyor. Ömer Nasûhî Bilmen kitabında böyle yazmış.

Fakat, genel bir kaide olarak kardeşlerimiz şunu bilsinler: Cami ibadet yeri olduğundan, Allah'ın huzuru olduğundan;

(Yâ benî âdeme huzû zîneteküm inde külli mescidin) Her mescide giderken, insanın en güzel, en temiz, en alımlı şekilde giyinmeğe çalışması, ibadete saygısının gereğidir. O bakımdan, camiye mümkün olduğu kadar ciddî kıyafetle gelmeye çalışmak da tavsiye edilir.

Benim temennim, arkadaşlara tavsiyem --kendi de öyle yapıyorum, görüyorsunuz-- uzun kollu giyinmeleridir. Hem çocuklarınıza, hem kendinize, hem bebelere, kim olursa olsun mümkünse uzun kollu giydirmeğe çalışın!..

Uzun kollu yazlık elbise arıyoruz çarşıda pazarda; bulmakta bayağı zorluk çekiyoruz. Suudî Arabistan'a gidiyorsun; etekler uzun, kollar kısa... Biz uzun yapalım!..

Ama bir insanın gömleği kısaysa, onunla camiye gelmişse, namaz kılmışsa; namazı caizdir. Bunu da peşin olarak söylüyoruz. Yâni, alacağınız zaman uzun kollu almanızı tavsiye ederim, fakat bunun da mahzuru yok...

SORU: Sarık sardığımız ve secdeye gittiğimiz zaman, alnımız ve burnumuz yere değmiyor; namaz kabul olur mu?

CEVAP: Peygamber Efendimiz'in, sarık üzerine secde ettiğine dair hadis-i şerif geçen derslerde okuduk. Sarık alınla yer arasına girmişse, bir mahzuru yoktur. Ama, tamamen sarığa dayalı olarak secde yapılıyorsa, o zaman olmaz. Alnın, burnun yere değmesini sağlamak lâzım. Arkaya ittirirsiniz, sağlarsınız.

SORU: Sandalyede namaz kılınır mı? Bugün bazı camilerde ön safa sandalye konulması doğru mu?

CEVAP: Bir insan namazı ayakta tam kılabilirse ayakta kılar. Kılamazsa, oturarak kılması caizdir. Kılamazsa, başıyla imâ ederek kılması olur. Mazereti ağırlaştıkça, namazı da hafifler, rahatlaşır.

Onun için, insan oturarak namaz kılabilir. Fakat, sandalyeyi camiye getirmek ve camide sandalyeyle namaz kılmak doğru değildir. Adam sandalyesini yükleniyor sırtına, camiye getiriyor, kenara koyuyor, orda kılıyor. Arkada kılıver, ayağını uzatarak otur. Yâni, sandalye olmadığı yerde, eğilemeyen insan başka türlü oturabilir.

Camilerin tertibini bozmayalım, bid'atlar çıkarmayalım!..

SORU: Yatsı namazından sonraki tesbihler bid'at mıdır?

CEVAP: Hayır! Namazlardan sonraki bütün tesbihler sünnet-i seniyyedir. Peygamber Efendimiz'den tavsiyedir. Bizim sabah ve yatsı namazından sonra bu camide yaptığımız özel zikir de hatm-i hâcegândır. Hatm-i hacegân da Hızır (AS)'ın öğrettiği bir sevaplı zikirdir.

SORU: Namazlardan önce camide ihlâs okumanın bir mahzuru var mıdır? Bazıları mekruh diyorlar, bazıları da okumayınca karşı çıkıyorlar.

CEVAP: Yoktur, çünkü Kur'an suresidir, sevaptır. Bu bizim camilerde daha önceleri böyle aşikâre okunuyordu. Bunun faydası şu oluyor: "Bak artık sünnet kılma zamanı azaldı, biraz sonra kamet getirilecek!" gibi bir mânası, işareti oluyordu. O bakımdan faydalı... Ama, Kur'an okumak sevap olduğundan, aynı zamanda da sevaplı...

SORU: Uyumadan seher vakti kılınan namaz da teheccüd namazı olur mu?

CEVAP: Tabii, teheccüd namazı uykuyu bölüp, uykudan kalkıp kılınan namazdır ama; işin oldu, uyuyamadın, geç geldin... vs. O vakitte kılınınca yine teheccüd namazı olur.

SORU: Bir arkadaş hem namaz kılıyor, hem içki içiyor. "Bu kötü alışkanlığını bırak!" dediğimizde, "Onun yeri ayrı, onun yeri ayrı..." diye cevap veriyor. İkisinin bir arada yapılması hakkında bilgi verir misiniz?

CEVAP: Aziz ve muhterem kardeşlerim, bu çok büyük bir hastalıktır. Bizim Türkiye'de müslümanlar, fikrî bakımdan çok çeşitli hastalıklara tutulmuşlardır. Kimisi veremden beterdir, kimisi kanserden beterdir, kimisi aidsten beterdir. Bir büyük meşhur fikir hastalıklarından bir tanesi budur. "Onun yeri ayrı, onun yeri ayrı..." Öyle saçma şey mi olur?.. Bu kadar saçma şey olamaz yâni... İnsan Allah'ın emrini tutacak, Allah'a teslim olacak. Müslüman ne demek, müslim ne demek?.. Kendisini Allah'a teslim eden kul demek...

Hani geliyor askerlik şubesine, 19 yaşında - 20 yaşında delikanlı... Diyor ki: "Tamam, ben geldim; filâncanın oğlu falancayım, askerlik yapmağa geldim!" diyor ya... Müslim ne demek?.. Kendini Allah'a teslim eden... Onun emrini tutacak; onun emrine razı, buyruğuna razı... Haramlarını haram belleyecek, haramlardan sakınacak... Helâlleri helâl belleyecek, emirleri emir belleyecek, yapacak... Müslüman bu demek... "Yâ Rabbi ben senin buyruğunu tutmağa razı oldum. Tevbe ettim, yanlış yolu bıraktım, doğru yola geldim." demek...

Şimdi böyle söyleyen insanların hali ne olur, biliyor musunuz?.. Sonunda imansız gider. Çünkü oyuna gelmez bu iş, oyuncak değil; alaya gelmez!.. İnsan elinden geldiğince Allah'ın yolunda gitmeğe çalışacak, her günahtan kaçınmağa çalışacak!..

Hattâ büyüklerimiz demişlerdir ki: "Günahın küçüğü bile olmaz."

--Canım küçük günah aldırma!..

--Hayır! Küçük günahlar bile yapıla yapıla büyür, ejderha gibi olur. Solucan gibiyken ayağınla def edebilecekken, ejderha gibi olur, yedi başlı olur. Ondan sonra, padişahın oğlu gelse kesemez kafasını...

O bakımdan bu kötü huyları atmak lâzım!.. Bu çok fena bir hastalıktır.

--Onu da yaparım, onu da yaparım... Onun yeri başka, onun yeri başka...

--Haa, böyle yaparsan cehenneme gidersin. Çünkü bu, Allah'ın diniyle alay etmek gibidir. İnsan elinden geldiğince Allah'ın yolunda gitmeğe çalışacak da, nefse uyarsa, şeytana uyarsa, ayağı kayarsa kayacak; o ayrı... Kayarsa, yine tevbe edecek, yine yola gelecek. Ama "Onun yeri başka, onun yeri başka..." diye haramı helâl sayarsa, o zaman kâfir olur insan... Bu, küfür kokan bir duygudur, çok tehlikeli bir hastalıktır.

Bir de "Zaman sana uymazsa, sen zamana uy!" diyorlar. Bu da "Bu zaman küfür zamanıdır, gel kâfir ol!" demenin bir başka ifadesidir. Öyle şey yok!.. İslâm'ın emirleri 1400 yıldır hep aynıdır. Kâinat var olduğu müddetçe, kıyamet kopuncaya kadar hep aynı olacaktır, hiç değişmeyecektir. İçki haramsa, haramdır. Namaz farzsa, farzdır.

--Üç vakte indiremez miyiz?

--Hayır! Dörde de indiremezsin, üçe de indiremezsin, bire de indiremezsin.

--Pazar günleri kılsak olmaz mı?..

--Hristiyanlar öyle yapıyor. Onlar dinlerini kestiler, kestiler, kestiler... Onların dinleri artık işe yaramaz hale geldiğinden, Allah İslâm'ı gönderdi. Bozdukları için gönderdi. Bozmasalardı devam edecekti. Kâfirler gibi, hristiyanlar gibi olmayalım!.. Allah'ın emirlerini ciddiyetle uygulamağa çalışalım.

Eğer ciddiyetle uygulamazsa insan, bir edepsizlikten, bir böyle şapşal konuşmaktan, bir böyle edepsizce düşünceden dolayı --Allah saklasın-- öyle bir felâkete uğrar ki, belini doğrultamaz. Sülâlesinin beli doğrulmaz. Onun için bu gibi hallere düşmeyin!..

Müslüman nasıl olacak?.. İmana geldikten sonra tekrar günah işlemekten, tekrar o eski hale gelmekten, ateşe atılmaktan korkar gibi korkacak!..

Bunlar züğürt tesellisidir, beynamaz özrüdür. Günaha devam etmek için şeytanın uydurduğu bahanelerdir. Şeytan insana çok bahaneler bulur, insanları çok aldatır. Zâlimi zulüm yönünden aldatır, âbidi ibadet yönünden aldatır; ille bir kusura, günaha sokar. Bu kardeşimizi de demek ki öyle aldatıyor. "Onun yeri ayrı, onun yeri ayrı..." O zaman insan mahvolur. Allah saklasın...

Kur'an-ı Kerim'de buyuruyor ki Allah-u Teâlâ Hazretleri:

(Efetü'minûne biba'dıl kitâbi ve tekfurûne biba'd) "Allah'ın bazı ayetlerine, kitabının bazı cümlelerine inanıyorsunuz da, ba'zılarına kâfir mi oluyorsunuz?.. Bunun cezâsı ne kadar büyüktür, biliyor musunuz?" diye Allah-u Teâlâ Hazretleri, böyle ikili, kaypak, oynak olanların cezâsının büyüklüğünü bildiriyor bu ayet-i kerimede... Sakın ha, böyle cahilliklere düşmeyin!..